Meloball


New York Knicks, dramalar ile dolu bir sezonu daha beklenenden erken kapattı. Her ne kadar, playoff ilk turunda karşılarına çıkan Miami Heat’in çok iyi bir takım olduğu yadsınamaz bir gerçek olsa da, normal sezonu daha yukarılarda bitirip, ilk turu nispeten kolay bir rakiple oynayabilirlerdi.

Ancak tüm sezon boyunca, oyun kurucu problemi dışında, takımın bir ritim yakalamasını ve parçaların doğru işlemesini engelleyen yegane isim Carmelo Anthony idi.

Topu sürekli durduran, top dolaşımını baltalayan, pas trafiğini adeta İstanbul trafiğine çeviren Carmelo, hücumun sürekli bire birlere kalmasına ve rakip savunmanın hiçbir zaman challenge edilememesine sebep oldu. Bu şekilde takımın hücum verimliliğini azalttığı gibi, diğer oyuncuları da tamamen oyundan düşürdü. Başta Amar’e olmak üzere, hiçbir oyuncu, Anthony’nin sahada olduğu bölümlerde kolay atış imkanı bulamadı. Bunun dışında, maç içinde hücumlardan sürekli olarak topa dokunmadan dönen diğer oyuncular, savunma şevklerini de kaybetti ve ortaya karman çorman bir takım çıktı.

Aslında Carmelo Anthony, topu paylaşmayı ve basketbolun bir ekip işi olduğunu Syracuse günlerinden beri öğrenemedi. Ancak muhteşem yeteneği sayesinde gösterdiği görkemli bireysel performanslarla, okulunu NCAA şampiyonluğuna taşıdı ve bu skor potansiyeli, pek çok kişinin gözünü boyadı. Keza Carmelo’nun 2003 draftında Dwyane Wade’in üzerine çıkmasını bu şekilde açıklayabiliriz.

Ne var ki, Carmelo Anthony, kolejdeki bireysel oyununu NBA’de de devam ettirdi. Denver’da tek yıldız olduğu günlerde (başarı da beklenmiyorken) bu durum asla sıkıntı yaratmadı ama takım Allen Iverson’u takas ettikten sonra, Carmelo, şahsi oyununu sürdürdü. Bu şekilde ne Iverson ile iyi bir ikili oluşturdular ne de kağıt üzerindeki potansiyel, başarıyı getirdi.

New York, NBA’de geri kalan takımlardan biraz farklıdır. Basın ve taraftar acımasızdır. Hep en iyisini isterler. Hep daha fazlasını isterler. Bu doğrultuda, Knicks için 3-4 tane çok iyi oyuncuya sahip olmanın hiçbir önemi yoktur. Bunun yerine, bir tane süper yıldıza sahip olmak onlar için daha tercih edilesi bir durumdur. Carmelo gibi reputasyonlu bir isim için Danilo Gallinari, Wilson Chandler, Raymon Felton ve Timofey Mozgov gibi oyunculardan vazgeçmelerinin sebebi zaten de buydu. Ancak takasın yapıldığı dönemden beri, Denver Nuggets, ligin en iyi takımlarından birisi haline geldi. 50 galibiyetle bitirdikleri geçtiğimiz sezondan sonra -ki onlar için bir geçiş dönemiydi- bu yıl ligin önemli takımlarından biri halini aldılar. Normal sezonu, ligin en skorer takımı olarak tamamladılar ve playoff ilk turunda Lakers’ı 7. maça kadar zorlamayı başardılar.

New York’taki ivme ise tam ters bir hal aldı. Normal sezonda oldukça zorlandılar ve Carmelo Anthony, Amar’e Stoudemire ve Tyson Chandler gibi yıldızlara sahip oldukları halde playoff’a ancak 7. Sıradan girebildiler. Jeremy Lin’in insanüstü işler yaptığı ve tüm gezegeni kendine hayran bıraktığı Şubat ayı dışında, sezonun büyük bölümünde galibiyet yüzdeleri 50’nin altındaydı ve playoff ağacının dışındaydılar.

Carmelo Anthony, müthiş yeteneklere sahip bir oyuncu. Bunu kimse tartışamaz. Ancak yeteneklerini asla profesyonel basketbol seviyesine uyarlayamadı. Oynadığı oyun sokak basketbolundan farksız. Takımın topu dolaştırmasına, rakip savunmayı zorlayıp şut imkanı bulmasına asla izin vermiyor. Top hep onun elinde ve hiç dönmüyor. Bu şekilde oynadığı sürece 30-35 sayılık ihtişamlı performanslarını çok sık izletecek ama onun yer aldığı takımlar asla başarılı olamayacak.


Melo, kariyeri boyunca 3.1’lik bir asist ortalaması tutturdu. Maç başına yaptığı top kaybı sayısı ise 2.99. Yani asist/top kaybı oranı neredeyse tam “1” ve bu ciddi anlamda yerlerde gezinen bir istatistik. Carmelo ile birlikte oynama sorunsalına maruz kalan Amar’e Stoudemire’nin 25.3 olan sayı ortalaması, bu yıl 17.5’e düştü. Gerçi kendisinin bel sakatlıklarından mustarip olduğunu da unutmamak lazım ama Amar’e, fundamentalı düşük bir oyuncu olduğu için tamamıyla kendisi üzerine hazırlanan oyunlara bağlı bir isim. Ama Anthony ile beraber oynarken, eline gelen az sayıdaki topu bir an önce değerlendirmek istiyor ve bunu da bire birlerle yapmak zorunda. Yani en zayıf olduğu alan. Toney Douglas, Iman Shumpert ve Landry Fields gibi yetenekli isimler de, verimsiz Knicks hücumunda toplam (evet, üçünün toplamı) 25.7 sayıda kaldı.

Normal sezonda Carmelo Anthony’nin oynadığı 55 maçta, o sahadayken takım, 48 dakika başına 6.8 üç sayılık isabet buluyor ve bunları yüzde 20 ile atıyorken, Carmelo kenara gelince isabet  sayısı 9.2’ye, yüzde ise 30’a çıkıyor. Ayrıca Melo sahadayken Knicks, rakiplerine 2.8 sayılık bir üstünlük sağlıyorken, o benchteyken bu sayı 3.7’ye çıkıyor. Bu farklar çok büyük görünmese de, maç kazanma ve playoff’ta iyi bir yer edinme konusunda küçük değişkenler önemli fark yaratabiliyor.

Normal sezondaki küçük fark, playoff’ta ise çok daha yüksek bir miktara çıkıyor. Heat serisi boyunca Carmelo sahadayken 48 dk başına 38.1 ribaunt alan Knicks, yetenekli oyuncu kenara gelince aynı sürede tam 53.3 ribaunt almayı başarıyor. Ayrıca savunmada 100 hücum başına yedikleri miktar ise 18 sayı azalıyor.

Anthony sahadayken, Heat serisinde 48 dk başına 15 sayı geriye düşüyorlarken, kenara geldiğinde bu fark 8’e iniyor. Yani Carmelo’nun sahada olması, Knicks’e 48 dakika başına 7 sayılık bir handikap getiriyor.

Ayrıca Melo kenardayken takım 2.5 asist daha fazla yapıp, 1.3 daha az top kaybı yapıyor. Tabii bu sürede, takımın şut yüzdesi yükselmeye de devam ediyor.

Bu yıl Mike D’Antoni, takıma beklenen başarıyı getiremediği için kovuldu. Çünkü D’Antoni’nin sistemi topun çok hızlı dönmesine, oyuncuların sürekli yer değiştirmesine ve hücumda sayısız perdeleme yapılması üzerine kurulu. Ancak Carmelo ile bunların uygulanması imkansız. Melo, iki hafta sonra 28. yaşını doldurmuş olacak. Bu yaştan sonra değişmesini, bazı işlere daha fazla kafa yormasını beklemek hayalcilik olur.

Bu yıl D’Antoni kovuldu. Seneye “takımı istenen performansa çıkaramadığı” gerekçesiyle aynı sonu Mike Woodson da yaşayabilir. Ama kesin olan bir gerçek var; Carmelo Anthony her gece bire birleri zorlamaya, takımın hücumunu baltalayıp diğer arkadaşlarını ritim dışında itmeye ve 20-30 şut kullanmaya devam edecek.

Girerse kahraman olacak. Girmezse… Pek mantıklı görünmese de, belki birileri uyanır ve takas için gereken telefon görüşmelerini yapar!

“Leivapool”


Liverpool efsanesi Kenny Dalglish, Ocak 2011’de Roy Hodgson’un kovulması sonrası Merseyside ekibinin başına geçtiği andan itibaren, Kırmızılar’da ciddi bir değişim başladı.

Rafael Benitez ile, İngiliz liginde İspanyol futbolu oynamaya çalışan ve birbirine uyarlanamayan bu farklı tarzlardan ötürü EPL ile Avrupa’da bambaşka görüntüler sergileyen Liverpool, Roy Hodgson’un gelişi sonrası bir adım daha geriye gitmişti.

Geçtiğimiz hafta içerisinde FA ile 4 yıllık bir anlaşmaya vararak İngiltere ulusal takımının başına geçen Hodgson, Liverpool’a gelene kadar Inter dışında bir büyük takım tecrübesinden yoksundu. Milano deneyimi sonrası tam 12 yıl, Udinese ve Fulham gibi takımların üzerine çıkamayan Hodgson, Liverpool’a gelişi sonrası adeta eski takımı Fulham’ın başındaymışçasına yaptığı hamlelerle, takımı daha da geriletmişti.

Ancak “Kral Kenny”, Liverpool ile oyuncu, oyuncu/menajer ve menajer olarak şampiyonluklar kazanan bir isim. Ayrıca Blackburn Rovers’ı 1994/95 sezonunda kulüp tarihinin ilk şampiyonluğuna ulaştıran menajer. Kısacası, Premier League’de başarılı olmanın formülünü biliyor deneyimli İskoç.

Dalglish, 6 aylığına devraldığı Liverpool ile hayli başarılı olunca, sezon başında kendisine 3 yıllık yeni bir sözleşme önerildi. Pozisyonunu sağlama alan ve önünü görebilmeye başlayan Dalglish, takımı da, kafasındaki plan doğrultusunda değiştirmeye başladı.

“Kral Kenny”, takımın Benitez ve Hodgson dönemlerinde topa sahip olma konusunda sıkıntılar yaşadığını görmüştü ve bunu değiştirmek istiyordu. Stewart Downing ve Jordan Henderson transferleriyle, takımın yıllar sonra saf kanat oyuncularına sahip olmasını sağladı. Orta sahaya Blackpool’dan eklenen Charlie Adam’ın da, takımın topu kontrol etmesine ve tempoyu ayarlamasına katkıda bulunması öngörülüyordu.

Savunmanın sağında Glen Johnson oynamaya devam ederken, sol tarafa ise Jose Enrique alındı.

Yıllardır sahanın merkezine tıkılıp kalan ve yeterli hücum varyasyonları yaratmaktan uzak olan Liverpool, bir anda, oyunu geniş alanda oynayabilen, topa sahip olma konusunda sorun yaşamayan ve hem 4-4-2’yi hem de 4-3-3’ü iyi bir şekilde uygulayabilen bir takıma dönüştü.

Orta sahada, ofansif görevleri yerine getiren isimlerin yanında en büyük savunma görevine sahip isimse Lucas Leiva idi. Bir önceki sezon önemli bir çıkış yapan Brezilyalı, bu sezonun başlangıcıyla Kırmızılar’ın değişmez ismi olmayı başardı. Bu dönemde, takım belli bir standardı yakalamış, Lucas ise eski dönemdeki Javier Mascherano rolüne uyarlanmıştı.

Ancak savaşçı Brezilyalının 30 Kasım tarihinde oynanan bir Chelsea maçında sakatlanıp sezonu kapaması, Liverpool’da işleri bir anda terse çevirdi.


Kenny Dalglish, ilk 11’ini belli bir takım prensipler doğrultusunda oluşturduysa da, elindeki oyuncu grubu yeterince derin değildi. Lucas’ın yerine takıma yerleştirilmeye çalışılan isim, kulübün altyapısından yetişen Jay Spearing oldu. Ancak Spearing, Lucas kadar tempolu ve sert bir oyuncu değildi. Pozisyon bilgisi Brezilyalının gerisindeydi ve “tackle” yapmayı onun kadar tercih etmiyordu. Ayrıca ofansif yetenekleri de, zaten kötü bir hücumcu olan Lucas’tan bile gerideydi.

Liverpool’un Lucas Leiva’nın oynadığı maçlardaki kazanma oranı yüzde 50’yken, Brezilyalının sezonu kapatması sonrası bu oran 28.6’ya düştü. Lucas’ın oynadığı maçların sadece yüzde 16.7’sinde mağlup olan Kırmızılar, onsuz oynadığı maçların yüzde 42.8’ini kaybetti. Kaba bir tahminle, Lucas’ın sakatlanmadan, 38 maçın tamamında oynamış olduğunu farz ettiğimizde, Liverpool sezonu 70 puanla bitirmiş oluyor. Oysa şu anda bitime bir maç kala toplamış oldukları puan 52. Dördüncü sıradaki Tottenham’ın 66 puanı olduğunu düşünürsek, olası bir 70 puan, Şampiyonlar Ligi’ne rahatlıkla katılmalarına yetecekti.

Liverpool, ligde 37 maçı geride bırakmışken sezonun neredeyse başında sakatlanan Lucas Leiva, halen takımın en çok kayarak top kazanma girişiminde (65 girişim) bulunan oyuncusu. Takımda ona en yakın isimler, tüm sezon toplam 32 maç oynayan Jose Enrique (65 girişim) ve 27 maç forma giyen Charlie Adam (62 girişim). Bu üçlüye en yakın isimse 31 maçta 50 denemeyle Martin Skrtel.

Kenny Dalglish tam 11 yıl boyunca takım çalıştırmadığı için, Liverpool ile anlaşması sonrasında, artık günün futbolunun gerisinde kalmış bir menajer olduğunu söyleyenler çoğunluktaydı. Ancak “Kral Kenny”, şu ana kadar yaptıklarıyla bunun aksini ispat etti. Bu yaz yapmasını gereken şey ise, takımının zorlandığı 2011/12 sezonunda nelerin eksik olduğunu tespit etmek ve transfer piyasasındaki hamlelerini bu doğrultuda yapmak olacak…

Playoff tahminlerim

Playoff tahminlerim

“Dwightmare”


Dwight Howard ile Stan Van Gundy arasında bir yılı aşkın süredir devam eden sorunları artık bilmeyen kalmadı. Howard, coachunun üslubundan, oyuna yaklaşımından ve yükses sesinden(!) hayli rahatsız ve bunu basın önünde dile getirmekten de çekinmiyor. Hatta sezon başından beri SVG’nin kovulmasını istediği de -resmi olmasa da- bilinen bir gerçek.

Orlando Magic ise, bir süper yıldız karşısında nasıl aciz durumlara düşülür, bunun dersini veriyor herkese. Takımda kalması için tüm ipleri Howard’ın eline verdikleri yetmiyormuş gibi, yeni bir kontrat imzalaması karşılığında, coach Stan Van Gundy ve genel menajer Otis Smith’in kaderlerini belirleme önerisinde dahi bulundular.

Howard, bu yaz takımdan bedelsiz ayrılmıyor, orası kesin. Sözleşmesindeki erken serbest kalma hakkını kullanmayacağına dair bir belge imzaladı ve 2013 yazına kadar Orlando ile kontratı devam ediyor. Bu yaz takas edilmesi de pek olası değil. Orlando muhtemelen yeni bir kumar oynayacak ve 2012 takas dönemi sona ermeden yaşadıklarını gelecek yıl yeniden yaşayacak.

Dwight Howard’ı takımda kalmaya ikna etmek için ellerinden geleni yapacaklarına şüphe yok. Bunun için atmaları gereken ilk adım da Stan Van Gundy’yi kovmak gibi görünüyor. Burada etik dışı bir durum pek yok. Bir takım, yıldız oyuncusu ve coachu arasında (pek istenmese de) bir tercih yapmak durumunda kalabilir. Ama bu durumu idare ediş biçimleri tam bir fiyasko.

Perşembe akşamı oynanacak Knicks maçının sabah antrenmanında, uzun yıllar unutulmayacak bir olay yaşandı. Şut çalışması esnasında SVG’nin yanına gelen gazeteciler, her zamanki olağan sorularını sormaya başladı. Tahmin edebileceğiniz gibi Dwight Howard ile ilgili bir soru gelmesi uzun sürmedi. Stan Van Gundy, kendisine yöneltilen “Howard’ın yönetimden sizi kovmasını talep ettiği iddialarını ne diyorsunuz?” sorusuna verdiği cevapla, basın mensuplarında ciddi bir şoka sebep oldu.

“Biliyorum, böyle bir talepte bulundu” dedi Van Gundy kısaca. Ama bu durumla yaşamaya alıştığını ve işini en iyi şekilde yapmaya devam ettiğini söylemeden de geçmedi.

Herkes adeta kilitlenmiş, sohbet/röportaj devam ediyorken, saniyeler önce konuşulanlardan habersiz Dwight Howard salona girdi ve gülümseyerek, oldukça “dosthane” bir şekilde kolunu Van Gundy’nin omzuna attı.

SVG olay yerinden hızlıca uzaklaşırken, coachunun kovulmasını talep ettiği iddiaları bu kez bizzat Howard’a soruldu.

“Yok öyle bir şey. Kim söylüyor? Bir sürü dedikodu dolaşıyor. Ben de duyuyorum” gibi bir açıklama yapan Howard, gazetecilerden birinin “Ama bunu coach kendisi söyledi” lafıyla tokat yemiş gibi oldu.


Bu yaşananların nasıl bir rezillik olduğunun farkındasınız. Dwight Howard’ın sürekli gülümseyen yüzünün altında gizlediği ikinci bir yüzü daha var gibi görünüyor. SVG’den memnun olmasa dahi kendisi nihayetinde bir oyuncu ve yönetimin işine karış(a)mamalı. Yalanı yalanla örtme çabası da onu iyice zor bir duruma soktu.

Ancak burada asıl tartışılması gereken olay şu; Dwight Howard’ın bu talebini coacha ileten kim?

Stan Van Gundy, durumu üst düzey bir yöneticiden öğrendiğini söylüyor. Hatta Howard’ın bu talebi, SVG’nin “bilgisine” sunulmuş.

Diyalog sanırım şöyleydi: “Hey coach, Dwight Howard bizden seni kovmamızı istiyor. Haberin olsun!”

Yani kısaca: “İstifa et”

SVG ile bu bilgiyi paylaşan kişinin genel menajer Otis Smith olduğu iddia ediliyor. Magic’in CEO’su Alex Martins’in böyle bir şey yapma ihtimali daha düşük olduğuna göre, oklar Smith’e dönüyor.

Otis Smith, NBA’deki en vasıfsız GM’lerden biri. Genelde ya Howard’ın istediğini yapıyor ya da kendi üstlerinin direktiflerini. Eğer Howard’ın talebini SVG’ye aktaran kendisiyse, bu, biraz da topu kendinden çıkarma çabası olarak yorumlanabilir.

Kesin olan şu ki, Magic, organizasyon olarak “Dwightmare” sınavını geçemedi. Tüm insan ilişkilerini berbat ettiler ve oyuncuların dahi artık front-office’e ne kadar güvendikleri tartışılır. Pek çoklarına göre Magic, takas dönemi dolmadan önce Howard’ı elden çıkarmalı ve önüne bakmalıydı. Ama önlerinde baş ağrılarıyla dolu uzun bir sene daha olacak.

Kaçınılmaz Değişim


Hayatın her alanında olduğu gibi, basketbolda da zaman, değişimi beraberinde getiriyor. Farklı dönemlerde sistemler değiştiği gibi, her pozisyonun oyuncularında aranan özellikler, uzun ve kısa oyuncu kombinasyonları da farklılıklar gösteriyor.

Örneğin 90’ların sonlarına kadar parke üzerinde kabul gören power forvetler neredeyse pivotlar kadar uzun, kalıplı ve güçlüyken, günümüzde bu pozisyonun tanımını daha kısa, atletik ve dış şut tehdidiyle oyunu açan oyuncular yapıyor. Artık iki uzunla oynayan takımlar hücumda tıkanıyor ve pas trafikleri büyük zarar görüyor. Ama 4 numarası nispeten kısa, ancak daha şutör ve pasör olan takımlar hücumu açabiliyor, topu daha iyi çeviriyor ve penetreci oyuncuları içeriye drive edebilecek daha fazla alan buluyor.

Bu değişim karşısında gösterilen refleks, sezon başında koyulan hedeflere ulaşabilme konusunda belirleyici faktör oluyor. Günün gerektirdiği basketbol düzenine uymayan takımlar, daha sezon ortasında yarışa havlu atarken, dönemin fiziksel ve teknik şartları göz önüne alınarak kurulmuş takımlar, başarıya ulaşma konusunda daha şanslı oluyor.

Günümüz basketbolunda geçmişe göre en göze çarpan özellik, hiç şüphe yok ki oyuncuların fiziksel üstünlükleri. Bu oyunun icat edildiği günden beri, basketbolcular hiç olmadıkları kadar atletler. Bu da savunmanın önemli avantajlara sahip olmasına olanak tanıyor. Oyuncu, savunduğu rakibinin karşısında daha kolay kalabilirken, ona bire birde geçilse dahi, arkasında toplu oyuncuya çok hızlı bir şekilde yardım savunmasına koşan “bekçiler” duruyor. Savunmacıların yatay hareketlerinin de hızlı olduğunu düşünürsek, pas trafiğini çok daha hızlı takip edebileceklerini ve bu akışı bozabileceklerini öngörmek de yanlış olmaz. Ama tüm bunlar içinde en önemli şey topa baskı (özellikle dış oyuncularda).

Savunmanın bu üstünlüğü, hücumda “çilingir” ihtiyacı doğuruyor. Genelde parke üzerinde gördüğümüz guard ikilileri, birbirlerini tamamlayan özellikte iki farklı tarzda oyuncudan kurulur. Pas yeteneği üstün ama skor kapasitesi düşük bir oyun kurucu, kendi şutunu yaratabilen bir şutör guardla birlikte oynatılır. Veya potaya kolay penetre edebilen ve kendine skor imkanı yaratabilen bir oyun kurucunuz varsa, bire bir yetenekleri kısıtlı ama “nokta şutör” diyebileceğimiz bir şutör guardla oynatırsınız ve sorun çözülür. Basketbolda son 6-8 yılda gördüğümüz guard ikilileri bu şekilde kuruluyor.


Ama günümüzdeki atletik savunmaların topa dışarıda yaptığı baskıyı daha kolay aşabilmek için takımlar, çift oyun kuruculu sisteme veya bir oyun kurucunun yanına “1,5 numara” diyebileceğimiz özellikte, hücumda inisiyatif alabilecek ikinci bir guardı ekledikleri daha delici bir dış oyuncu ikilisine döndüler.

Ancak her zaman olduğu gibi, oyunun zaman içinde gittiği yönü göremeyenler ve sezon içindeki yarışa yanlış kurguyla başladıkları için geri kalanlar oldu.

Bu yıl, Euroleague’de çeyrek finale yükselen ve Final-Four kapısına dayanan takımlara baktığımızda, bu takımların, diğerlerinde olmayan bazı nüanslara sahip olduklarını görüyoruz.

Biraz daha detaylı konuşacak olursak; ACB’de geçen sezon sürpriz bir şekilde final oynayan Bilbao, bu sezon Aaron Jackson’un yanına 1,5 numara diye niteleyebileceğimiz Roger Grimau’yu ekledi. Maccabi, Jordan Farmar’ın NBA’e dönüşü sonrası Yogev Ohayon ve Keith Langford ile oldukça delici bir ikili oluşturdu. Siena, Kaukenas’ın sakatlığı sonrası Bo McCalebb’ın yanına, tüm sorunlarına rağmen her daim iyi bir penetreci ve skorer olmuş Igor Rakocevic’i monte etti. Olympiakos, Spanoulis’in ekürisi olarak genç guard Kostas Sloukas’ı ortaya çıkardı. Unics Kazan, Henry Domercant, Terrell Lyday ve Lynn Greer üçlüsünü dönüşümlü olarak kullandı.

Bu takımlar dışında, ellerinde bol malzeme olan Avrupa’nın kalburüstü takımlarına bakarsak; Barcelona’daki guard rotasyonunu oluşturan isimler; Juan Carlos Navarro, Marcelinho Huertas, Chuck Eidson ve Victor Sada. CSKA’da Jamont Gordon, Alexey Shved, Milos Teodosic ve Ramunas Siskauskas. Son olarak, Panathinaikos’ta Dimitris Diamantidis, Sarunas Jasikevicius ve Nick Calathes.

Bu isimlere bakıp, ortak bir nokta gördünüz mü? Bu yıl Euroleague’de çeyrek finale çıkan 8 takımın guard ikililerini oluşturan rotasyonlar yer alıyor yukarıda. Tamamı top hakimiyeti ve fundamentalı yüksek, bire bir adam geçebilme ve adamını geçtikten sonra doğru karar (pas veya skor girişimi) verebilme yetileri iyi olan oyuncular.


Kısacası, oldukça atletik ve etkin olduğunu bildiğiniz rakip savunmayı açmak için, sahada bir değil iki “çilingir” bulunduruyorsunuz. Bu, günümüzde bir lüks değil, zorunluluk.

Hatta bu ekiplere, bu sezon Euroleague’de en başarılı temsilcimiz Galatasaray Medical Park’ı da ekleyebiliriz. Oktay Mahmuti, sezon başında kısa oyuncu seçimleri nedeniyle eleştirilmişti ancak Jaka Lakovic, Tutku Açık, Ender Arslan ve Jamon Gordon gibi tamamı oyun kurucu orijinli bu guard rotasyonu, sezon boyunca oyunu kontrol etme ve tempoyu ayarlama konusunda oldukça başarılı oldu.

Diğer yanda Efes Pilsen ve Fenerbahçe Ülker’de ise işler biraz daha farklıydı. Zaten çok üst düzey olmayan oyun kurucuların yanına bir tarafta Sasha Vujacic ve Sinan Güler, diğer tarafta ise Bojan Bogdanovic ve Ömer Onan gibi, oyunu forse etme konusunda başarılı olmayan, hücumda genelde bitirici pozisyonda oynayan oyuncular eklenerek oluşturulan guard ikilileri, bu takımlarımızın hedefledikleri yerlere ulaşamamalarında önemli rol oynadı. Bu iki takımımızın, sezon içinde, parke üzerinde yaşadıkları organizasyon sıkıntılarını hatırlayalım…

Tabii, basketbolda son dönemde yaşanan değişim, sadece bu yazıda ağırlıklı olarak bahsettiğim 1 ve 2 numara pozisyonlarında olmadı. Yazının girişinde de değindiğim gibi 4 numaraların artık oldukça atletik ve iyi fundamentallı olmaları gerekiyor. Kısa forvetler de eskiye oranla daha kısa ve 90’ların şutör guardlarına yakın bir hal aldılar.

Yani pivotlar dışında tüm pozisyonların ufalıp, topa daha hakim olduğu, topu daha iyi ve hızlı çevirdiği bir basketbol çıkıyor ortaya. 2008-09’da Orlando’nun öncülüğünü yapıp, kimse şans tanımıyorken NBA finali oynadığı sezondaki yapı gibi…


Bu değişim esnasında arada kalan bazı oyuncular var. Örneğin Sloven forvet Bostjan Nachbar. Efes Pilsen, Nachbar’ı transfer ettiğinde bunun yanlış bir hamle olduğunu savunmuştum. Argümanlarım ise şu şekildeydi; “Eğer 90’lı yıllarda olsaydık, Nachbar Avrupa basketbolu için harika bir 3 numara olurdu. Pozisyonu için uzun boyu ve dış şut yeteneği onu özel bir oyuncu yapardı. Ama artık günümüz basketbolunda onun fiziksel ve teknik özellikleriyle büyük takım oyuncusu olabileceği bir sistem yok. 3 numara için ayakları yavaş ve fundamentalı zayıf. 4 numara için ise güçsüz, yeteri kadar fiziksel mücadeleye giremiyor ve iyi bir ribauntçu değil.”

Nachbar’ın Efes’te yaptıkları ortada. Takıma hiçbir fayda veremeden, özellikle Euroleague’de pota altında ciddi handikaplara sebep olduktan sonra takımdan ayrıldı büyük bir hayal kırıklığı olarak. Ancak ben Sloven oyuncu hakkında yaptığım yorumdan sonra çok enteresan tepkiler almıştım. Benimle dalga geçenler -ki tamamının screenshot’ı alınmıştır- bir sezon sonra Nachbar’ın ne kadar isabetsiz bir transfer olduğundan bahsediyordu sanal alemde. Hoş!

Genelde daha “hikaye” bazlı yazılar yazıyorum. Fazla teknik ve taktik, okuyucuyu sıkıyor. Bunun, benim de pek tarzım olduğu söylenemez. Ama günün basketboluyla ilgili, oyundaki değişim ve devinimi biraz daha detaylı gösteren bir yazı yazmak gerekliydi diye düşünüyorum.

Versiyonu Yükseltilmiş Lakers


1999 yazından geçtiğimiz sezonun sonuna kadar, sadece bir yıllık (2004-05) ara dışında, 5 NBA şampiyonluğu ve toplamda 7 NBA finali getiren efsanevi Phil Jackson döneminin sona ermesi, Los Angeles Lakers’a “gelenek” dışında bir kayıp daha getiriyordu; hücum!

Basketbol tarihinde, en az Jackson kadar önemli bir etki bırakan Tex Winter’ın mucize buluşu Üçgen Hücum, yıllar boyu, önce Chicago Bulls’u, sonra da Los Angeles Lakers’ı ligin durdurulması en güç hücum takımlarından biri haline getirmişti.

Oyuncunun, savunmacısıyla fiziksel temasa olabildiğince az girip, mümkün olan en az enerjiyi harcayarak, kendisi için hazırlanan doğru açılar üzerinden pas alması ve müsait atış bulması üzerine kurulu Üçgen Hücum, skor yeteneği yüksek bir şutör guard (Bkz: Jordan, Kobe) ve hem oyun zekası hem de pas yeteneği yüksek bir kısa veya uzun forvet (Bkz: Pippen, Gasol) merkezli versiyonlarıyla toplam 11 şampiyonluk kazandı. Asgari düzeyde pick & roll, pick & pop ve topla penetre içeren Üçgen Hücum’da, klasik basketbolda ihtiyaç duyulan üst düzey bir oyun kurucu çok fazla gerekli olmuyordu.

Phil Jackson’un bu hücum sisteminde sahip olduğu oyun kuruculara bakarsak, hiçbirinin kendi pozisyonları için elit seviyede olduğunu söyleyemeyiz. Zen Master’ın bugüne dek çalıştığı oyun kurucular içinde nispeten en iyileri; Ron Harper, Derek Fisher, John Paxon ve Steve Kerr gibi oyuncular. Bu isimler, en iyi dönemlerinde dahi ligin en saygın oyun kurucuları arasına asla giremedi. Lakers’ın Smush Parker’ın ilk beş çıktığı sezonda bile, MVP Nash’in sürüklediği Suns’ı elemenin eşiğine geldiğini unutmayalım.

Geçtiğimiz sezon sonrası Phil Jackson emekliye ayrıldığında ise, gündemi Üçgen Hücum merkezli tartışmalar işgal etmeye başladı. Kobe Bryant’ın da başını çektiği bir grup, asistan coach Brian Shaw’un başa geçmesi ve Üçgen Hücum’un kullanılmaya devam edilmesinden yanaydı. Karşıt görüş ise, Phil Jackson’un hiçbir asistanının baş antrenör olduğunda verimli kullanamadığı Üçgen Hücum’dan vazgeçilip, kendini kanıtlamış bir coachla daha geleneksel bir basketbol oynanması yönündeydi.

Nitekim takım sahibi Jerry Buss’ın oğlu Jim Buss ve genel menajer Mitch Kupchak ile yapılan mülakatlar sonrası, Lakers front office’ini en çok etkileyen isim olmayı başaran Mike Brown, işi kapmayı başardı.

Ancak, 2008-09 sezonunda yılın coachu seçilen Brown’u Lakers’ta bekleyen bir tehlike vardı. Eldeki oyuncu grubu, gelenekçi bir NBA hücumu oynamaya pek de müsait değildi. Takımın oyun kurucuları Steve Blake ve Derek Fisher, potaya drive edemiyor, savunmacısını dribbling ile geçemiyor ve uzunlarla ikili oyun oynayamıyordu. Düşük şut yüzdeleri ve kötü savunmaları da cabasıydı. Öte yandan takımda, oyunu açarak uzunların içeride daha rahat top almasını sağlayacak ve Kobe’nin içeriye penetrelerini kolaylaştıracak bir 3 sayı tehdidi de yoktu. Ayrıca ligdeki 16. sezonunu geçiren 33 yaşındaki Kobe Bryant, Üçgen Hücum sonrası daha fazla bire bir oynamak zorunda kalacak ve pozisyon alıp topla buluşmaya çalışırken daha fazla temasa maruz kalacaktı.


Yine de, Mike Brown, böyle bir Lakers’ın başında hiç de fena bir iş çıkarmadı. Dwight Howard’dan sonra ligin en iyi pivotu olan Andrew Bynum’un hücumdaki kullanımını artırdı. Onun yönettiği Lakers’ta Kobe, ligin en skorer oyuncusu konumuna geldi ve Lakers, uzun zamandır ikinci plana ittiği savunma kültürünü genç coach ile yeniden kazandı.

Lakers, takas süresinin sona ereceği 15 Mart tarihine gelirken 27 galibiyet ve 16 mağlubiyetle Batı’da 3. sıradaydı. Ayrıca rakiplerini en düşük şut yüzdesinde tutan üçüncü, en düşük sayıda tutan yedinci ve rakibine en az ribaunt veren ikinci takım konumundaydılar. Ama savunmadaki tablo, “Üçgen” sonrası dönemde hücuma hiç yansımamıştı. Ligin ancak 17. en skorer takımı olabilen ve en düşük yüzdeyle üç sayı kullanan 3. takım olan Lakers, tüm NBA’de hızlı hücuma en az koşan ve en az hızlı hücum sayısı üreten takımdı.

Eldeki yapının klasik bir hücum düzeninde daha iyi bir verim vermeyeceği artık belli olmuştu. Phil Jackson emeklilikten büyük keyif aldığını defalarca vurguladığına göre, Lakers’ın eldeki oyuncu grubunda bir takım değişikliklere gitmesi gerekiyordu.

Bilindiği gibi Lakers, sezon başında Chris Paul’u kadrosuna katacak bir takas üzerinde New Orlenas Hornets ve Houston Rockets ile anlaşmıştı. Ancak bir sahibi olmayan Hornets’in geçici olarak başında bulunan lig yönetimi adına David Stern, bu takası veto etmişti. Asla gerçekleşmeyen o takas senaryosuna göre Pau Gasol Rockets’a, Lamar Odom da Hornets’e gidiyordu. Bu durum üzerine takasını isteyen Odom, Mavericks’e sadece bir trade exception karşılığında gönderildi. Gasol’un ise adı, tüm sezon takas senaryolarının içindeydi.

Takas bitim tarihi olan 15 Mart yaklaşırken, tüm takımlar, kendileri için en iyi senaryoları oluşturmak adına son ana kadar bekledi. Lakers da olasılıkları tartanlar arasındaydı. Herkes, Lakers’ın Pau Gasol’u takas etmesini beklerken, genel menajer Mitch Kupchak, o gece şapkadan bir tavşan çıkardı.

Odom takasında Mavericks’ten aldığı trade exception, basketbolu bırakalı(!) birkaç yıl olmuş şişkin kontratlı Luke Walton, Jason Kapono ve 2012 draftında Lakers’ın ilk tur seçme hakkını Celeveland Cavaliers’a gönderen Mitch Kupchak, karşılığında yetenekli genç guard Ramon Sessions ve atletik forvet Christian Eyenga’yı aldı.

Kupchak’in hamleleri bununla bitmemişti. Tüm liderlik vasıflarına ve ligde kendisine duyulan saygıya rağmen artık parke üzerinde takıma pek bir katkı veremeyen Derek Fisher’ı Houston’a yolladı. Bu takas karşılığında ise Houston’un atletik ve mücadeleci uzunu Jordan Hill, Lakers’a katıldı.

Yarım saat içinde yapılan iki hamleyle Lakers bir anda enteresan bir hal aldı. Biraz yüzeysel bakan biri, Lakers’ın herhangi ciddi bir değişiklik yaşamadığını iddia edebilir. Bunu Dwight Howard veya Deron Williams gibi süper yıldız takviyelerinin yapılamamasına ve takımın Bryant, Gasol ve Bynum’dan oluşan çekirdeğinde değişiklik olmamasına bağlayabilir. Ama işin aslı biraz farklı. Neden mi?


Öncelikle Lakers, en hayati ve en önemli ihtiyacını giderdi. Artık gerçekten iyi bir oyun kurucuları var. Ramos Sessions belki bir Rajon Rondo veya Chris Paul değil. Ama bir takım önemli meziyetleri olan bir isim. Öncelikle çok iyi bir atlet, ortalamanın hayli üzerinde bir patlayıcı güce sahip ve pozisyonuna göre oldukça kuvvetli bir oyuncu. Ribaunttan sonra top kendisine verildiği anda açık alana koşmak için fırsat kolluyor ve adeta araba gibi hızlanıyor. Koşan oyuncuyu ödüllendirmeyi seviyor ve doğru eli bulma konusunda gayet başarılı.

Set hücumunda ise ikili oyunları gayet iyi oynayan bir isim Sessions. Ki bu, Lakers’ın sezon başında beri en önemli sorunu. Mike Brown bir röportajı esnasında, “Ligdeki takımların yüzde 90’ı, hücumlarında pick & roll oynamayı tercih ediyor. Ama biz, bu yüzde 90’lık dilimde değiliz” demişti.

Session ayrıca savunmacısını çok kolay geçip çembere rahatlıkla inebiliyor. Bu şekilde üzerine çekeceği yardım savunmaları sonrası boş kalacak Bynum ve Gasol, sezon boyunca çok rahat edecektir.

Bu iki uzundan bahsetmişken… Lakers, ligin en iyi pota altı ikilisine sahip takımı. Ancak iyi bir oyun kurucuları olmadığı için ne Bynum’a ne de Gasol’a istedikleri gibi top indirebiliyorlardı. Sessions ile artık böyle bir sorunları da olmayacak.

Ramon Sessions’ın iyi bir şutu olmaması dışında belki de tek kusuru fazlaca cesur olması. Nasıl bir pozisyonda olursa olsun, rakip pota altında kimler bekliyor olursa olsun, son hızla çembere inmekte hiç tereddüt etmiyor ve zaman zaman sert darbeler alabiliyor. Bu da beraberinde sakatlık riski getiriyor.

Lakers’ın Büyük Üçlü’yü bozmadan Sessions’ı kadrosuna ekleyebilmesi büyük başarı oldu.

Sessions ile aynı takas paketinde Lakers’a gelen Christian Eyenga ise, kısa vadede çok katkı veremeyecektir. Lakers’ın şişkin kısa forvet rotasyonu, Eyenga’yı bu bölgedeki dördüncü isim yapıyor. Ancak Artest’in bu yaz amnesty maddesi kullanılarak serbest bırakılması olası. Barnes ve Ebanks’in kontratları da bu yaz sona eriyor. O yüzden önü açılabilir. Çok çok iyi bir atlet olan Eyenga, hamlığı nedeniyle zaman zaman basit hatalar yapsa da, mücadeleyi seven tarzı ve önemli fiziksel özellikleriyle, ihtiyaç duyulduğu anda katkı verebilecek bir isim.

Fisher ile takas edilen Jordan Hill da oldukça atletik bir uzun. 2009 draftının ilk tur 8. sırasından seçilen Hill, lottery seçimi olmanın karşılığını verebilecek potansiyeli barındırmasa da, Houston formasıyla zaman zaman göz alıcı rakamlara ulaşabilen bir isimdi. Lakers’ta önünde 4 tane uzun olacak ama onun takıma katılmasıyla, Lakers’ın en güçlü olduğu bölge, yani pota altı daha da derinleşmiş oldu. Süre alırsa, atletizmi ve mücadelesiyle kendini Staples Center’a sevdireceği kesin.

Takımdan ayrılanlara baktığımızda ise, en önemli isim Derek Fisher. Ancak tecrübeli oyuncunun aranacağı yer kesinlikle parke üzeri değil; soyunma odası ve saha dışı. Artık takıma katkıdan çok zarar veren Fisher, müthiş bir lider ve ligdeki herkes tarafından üst düzey saygı duyulan bir isimdi. Kobe’nin de takımda sözünü dinlediği tek oyuncu olduğu, lige birlikte geldikleri 1996’dan beri (2004 ve 2007 arası hariç) beraber pek çok savaşa girdikleri ve çok iyi dost oldukları düşünülürse, Fisher’ın mental değeri çok daha iyi anlaşılıyor.


Gönderilen diğer oyunculardan Luke Walton, geçtiğimiz yazı emeklilik dedikodularıyla geçirdi. Halen faal olarak basketbol oynuyor da olsa, herhangi bir takıma katkı verebilecek bir düzeyde hiç değil.

Keskin şutör Jason Kapono da oldukça kötü bir sezon geçiriyordu. Üç sayı tehdidi yaratarak oyunu biraz açması umuduyla kadroya eklenen Kapono, bu sezon sadece yüzde 29 ile üçlük atarak maç başına 2 sayı ortalaması tutturmuştu.

Gelenleri ve gidenleri bir teraziye koyduğumuzda Lakers’ın takasın son gününde çok iyi bir iş yapmış olduğunu görüyoruz. Kesinlikle öne doğru bir adım attılar. Artık çok daha hızlı ve doğru basketbol oynama potansiyeline sahip bir yapıdalar. İşin savunma tarafında tüm rakip oyun kurucuların onlar için kâbus olduğu günler artık geride kaldı. Özleyecekleri ve arayacakları tek şey ise, Fisher’ın liderlik vasıfları olacak. Soyunma odasında çok önemli bir faktör olan Fisher, Houston tarafından waive edilmiş olsa da, yeni CBA (toplu iş sözleşmesi) kuralları gereği 6 ay boyunca Lakers ile sözleşme imzalayabilme hakkına sahip değil.


İyi bir şutörleri olsa fena olmazdı. Ancak takasın son gününde yaptıkları hamlelerle, şampiyonluk şansı olmayan bir takımdan, az da olsa şampiyonluk şansı olan bir takıma terfi ettiler. Gerisi artık onlara kalmış. Kara Mamba ve arkadaşları, yeni bir şampiyonluğu çok istiyor.

“Çılgınlık” Başlasın!


Kolej basketbolu fanları için yılın en güzel dönemine gelmiş bulunmaktayız. NCAA basketbolunun en iyisinin belirleneceği sahne, “Mart Çılgınlığı”, nihayet başlıyor.

Toplam 68 takım, NCAA Turnuvası’nda şampiyonluğa ulaşabilmek için kıyasıya bir mücadelenin içine girecek. Tek maçlık playoff sistemine sahip turnuvada, ligdeki dört konferansın şampiyonları 31 Mart - 2 Nisan tarihlerinde New Orleans’taki Final-Four’da kolej basketbolunun bir numarası olmak için parkeye çıkacak.

NCAA turnuvaları öncesinde tahmin yapmak her zaman için hatalı bir davranıştır. Bu ligdeki oyuncuların tamamı üniversite öğrencisi gençler olduğu için, anlık duygu yoğunlukları ve baskı altında ortaya koydukları performanslar gibi etkenler, maçların sonuçlarına direkt etki eder.

Kimsenin şans vermediği Butler’ın iki yıl art arda final oynama başarısı göstermesi ancak bu yıl NCAA Turnuvası’na dahi katılamaması, geçen yıl kimsenin adını anmadığı Connecticut’un tüm favoriler arasından sıyrılıp şampiyon olması, yakın geçmişten verilebilecek en iyi örnekler.

Ancak yine de, normal sezonda çoğunluğun arasından sıyrılan bazı takımlar oldu. Dilerseniz March Madness’ta kimler ön plana çıkıyor bir bakalım.

Kentucky

Bu yıl NCAA basketbolunun tartışmasız en iyi takımı Kentucky. Hatta pek çoklarına göre kadroları kolej basketbolunun hayli üzerinde. Sezon içinde NBA takımı Toronto Raptors’u yenip yenemeyeceklerine dair tartışmalar dahi yaşandı.

Şüphesiz ki en önemli oyuncuları, bu yılki draftın bir numarası olması artık kesinleşen Anthony Davis. Birinci sınıf öğrencisi olan Davis, ekstra hücum meziyetlerine sahip olmasa da harikulade bir savunmacı. Hatta işin savunma yönünde yaptıklarıyla maç çevirebilen bir isim. Kendisine “yeni Kevin Garnett” diyenlerin sayısı da hiç az değil. 2.08m boyundaki Davis, güçlü bir üst vücuda ve 2.21’lik müthiş bir kanat açıklığına sahip. Kol uzunluğu onu müthiş bir blokçu yapıyor. Davis, maç başına 4,6 blokla hem ligin hem de NCAA’in en çok blok yapan takımı Kentucky’nin bu alandaki lideri. Ayrıca 14,6 sayı ve 10 ribaunt ortalamalarıyla gayet iyi bir yılı geride bıraktı.


Kentucky ayrıca Terrence Jones ve draftta ilk 10 içinden seçilmesi beklenen Michael Kidd-Gilchrist gibi önemli oyunculara sahip. Bu üçlüye skor potansiyeli yüksek, ikinci sınıf öğrencisi guard Doron Lamb ve oldukça iyi bir saha görüşüne sahip oyun kurucu Marquis Teague eklenince ortaya durdurulması çok güç bir takım çıkıyor.

32-2 ile ligin en iyi galibiyet yüzdesine sahipler ve SEC liginde hiç maç kaybetmediler. Turnuvanın 1 numaralı seri başı durumundalar ve şampiyon olmaları kimseyi şaşırtmayacak.

Connecticut

Son şampiyon sezon içinde ciddi sorunlarla boğuştu. Takımı 2011’de şampiyonluğa taşıyan müthiş guard Kemba Walker’ın NBA’e gitmesi yetenek havuzlarında ciddi bir azalmaya sebep oldu. Hall of Fame coach Jim Calhoun’un ise bel sorunları nedeniyle ameliyat olup bir süre takımdan uzak kalmasıyla iyice zor duruma düştüler. Neyse ki Calhoun tamamen iyileşti ve normal sezon sona ermeden takımın başındaki yerini aldı.


Ancak en büyük sorunlarını parke dışında yaşadılar. Takımdaki oyuncuların son iki yıldaki düşük ders ortalamaları nedeniyle NCAA yönetimi, Connecticut’u gelecek yılki NCAA Turnuvası’ndan men etti. Lige resmi bir itirazda bulunan okul yönetimi ise, bir öğrenci gelişim programı hazırlayarak, oyuncuların derslerine ayırmaları gereken süreyi ciddi oranda artırdı. Yani şu an öncelikleri basketbol değil, ders notlarını yükselterek lig yönetiminin onlara verdiği cezayı geri alması.

Ancak ne kadar formda olursa olsunlar, ilk turu geçmelerine halinde karşılarına Kentucky gelecek. UConn’un bu yılki Mart Çılgınlığı, geçen yılki kadar çılgın olmayabilir. Ancak müthiş potansiyelli iki oyuncuya sahipler; bu yılki draftın ilk 10 sırasından seçilmeleri beklenen Andre Drummond ve Jeremy Lamb. Her an bir sürprize imza atabilirler.

North Carolina

İşte bir komple “takım” daha. Normal sezonun son maçında Duke’ü parçalayıp ACC’yi zirvede bitirdiler. Ancak playoff finalinde karşılarına yarı finalde Duke’ü devirip gelen Florida State, onları ciddi bir hayal kırıklığına uğrattı.

Tyler Zeller gibi önemli bir uzunları var. Hatta Zeller, birçok basketbol otoritesine göre ACC’nin en iyi oyuncusu. Kevin Love’u andıran bir ribaunt yeteneği var. Alamasa bile hemen her topa elini sokmayı başarıyor. Oldukça iyi bir orta mesafe şutu var ve pota altındaki bitirişlerde de gayet iyi.

Zeller dışındaki bir diğer önemli oyuncuları da Harrison Barnes. Üstün fiziğiyle ileride iyi bir NBA oyuncusu olması beklenen Barnes, müthiş bir skor potansiyeline sahip. Bir defa ısınıp atmaya başlarsa onu durdurmak çok zor. Ayrıca tam bir “winner”.


ACC playoff’unda önemli uzunları John Henson ciddi bir sakatlık geçirdi. Ancak korkulan olmadı ve maç başına 10 ribaunt ve 3 blok ortalamalarıyla oynayan oyuncuda herhangi bir çatlak veya kırığa rastlanmadı.

Bu kadroyu tamamlayan en önemli oyunculardan biriyse oyun kurucu Kendall Marshall. Kolej basketbolu için muazzam bir olgunluğa ve seri kanlılığa sahip olan Marshall’ın her coachu mutlu edecek bir saha görüşü ve pas yeteneği de var. Normal sezonu maç başına 9,7 asist ortalamasıyla tamamladı. Marshall, potaya, gerek olmadıkça pek bakmaz. Önceliği arkadaşlarını oyuna dâhil etmektir.

North Carolina çok iyi bir takım ve bu turnuvanın onlar için uzun soluklu olması asla sürpriz olmayacak.

Syracuse

31-2 ile Big East’in zirvesine kurulan Syracuse, NCAA Turnuvası genelinde de 2 numaralı seri başı. Ancak, Carmelo Anthony liderliğine 2003 yılında NCAA şampiyonluğuna ulaştıkları kadrodan sonra ilk kez bu kadar sağlam bir ekip oluşturan Syracuse, geçtiğimiz günlerde büyük bir şok yaşadı. Big East’te yılın savunmacısı seçilen ve takım savunmasında büyük role sahip 2.13’lük pivot Fab Melo’ya, lig tarafından NCAA turnuvasında oynama izni verilmedi. İlk etapta konunun sebebine ilişkin bir açıklama yapılmasa da, bu durumun, Melo’nun ders notlarıyla alakalı olduğu anlaşıldı.


Hücumda oldukça düşük bir katkı aldıkları Fab Melo’nun onlar için önemini, 2011 NBA şampiyonu Dallas Mavericks için Tyson Chandler’ın önemiyle eşdeğer görebiliriz.

Ancak coach Jim Boeheim, bu durumun çok büyütülmemesi gerektiğini söylüyor. Sonuçta takımın skorerleri Kris Joseph ve Dion Waiters hala yerli yerinde!

Syracuse’un savunmadaki eksikliklerini nasıl gidereceği merak konusu. Ancak turnuvanın heyecan verici takımlarından biri olacaklarına hiç şüphe yok.

Duke

ACC liderliğini son gün maçında ezeli rakipleri North Carolina’ya kaptırdılar, şampiyonluk umutlarını da yarı finalde “makus talihli üçüncü” Florida State’e.

Takımın en önemli oyuncusu, Boston Celtics coachu Doc Rivers’ın oğlu Austin. Oyun kurucu pozisyonunda oynayan Austin Rivers, tüm göz alıcı yeteneklerine rağmen, karar verme konusunda zaman zaman sorun yaşayan bir isim. Gününde olduğunda tek başına maç alabiliyor ama gününde değilse Coach K’nın canı biraz sıkılabilir.

3. sınıf öğrencisi Seth Curry’nin önü bu yıl biraz daha açık. O da artan rolünün karşılığını takımın en skorer ikinci oyuncu olarak vermeyi başardı.


Takımın boyalı alan yükünü Plumlee kardeşler (Miles ve Mason) çekiyor. Forvet Ryan Kelly ise şutunda sorun yaşamadığında önemli katkı yapabilen bir isim.

Duke, NCAA seviyesi için çok iyi oyuncular yetiştirip, bu oyuncuların NBA’de aynı düzeye çıkamamasıyla ünlüdür. Bu konudaki son örnek, geçen yıl takımın en iyilerinden biri konumundaki Nolan Smith’in bu yıl Portland formasıyla yaşadığı zorluklar.

Ancak genel eğilimin aksine, bu yıl NCAA için de çok iyi bir kadroları varmış gibi durmuyor. Fazlasıyla Rivers’ın eline bakacaklar.

Kansas

Yeni nesil uzunların yeterince mücadeleci ve sert olmadığından mı yakınıyorsunuz? O halde Thomas Robinson’u kesinlikle seveceksiniz. Maç başına 18 sayı ve 12 ribaunt civarında istatistiklerle oynuyor ama en önemlisi, karşısına çıkaracağınız en sert oyuncuların bile onun yanında sıradan görünmesi. Robinson’un bu yılki draftta 8-12. sıralar arasından seçilmesine kesin gözüyle bakılıyor.


Big 12’i zirvede tamamlayan Kansas’ın skor yükünü Robinson dışında Tyshawn Taylor (17,3) çekiyor. Diğer önemli oyuncuları Elijah Johnson, Jeff Whitey ve Travis Releford. Ancak bu üçlü, iyi savunmalar karşısında sıkıntı yaşayabiliyor.

Yine de iyi bir takımlar ve turnuvada yukarılara çıkabilecek potansiyele sahip durumdalar.

Orlando Karanlık Çağ’a mı Dönüyor?


Orlando Magic, 2004 NBA draftının birinci sırasında Atlanta Katolik Lisesi’nden henüz mezun olmuş 18 yaşındaki Dwight Howard’ı seçtiğinde, organizasyonun gelecekteki 15 yılını garanti altına aldığını düşünüyordu. Aslında benzer bir durumu 1992 yazında da yaşamışlardı. Fakat o “çağ” hiç de bekledikleri gibi sona ermemişti.

1992 draftı birinci sırasından Louisiana Üniversitesi’nin dev pivotu Shaquille O’Neal’ı seçen Magic, takıma bir yıl sonra katılan Penny Hardaway ile müthiş bir çekirdek kurmuştu. Bu temel, takıma bir NBA, bir de konferans finali getirdi. Üstelik 1989 yılında kurulan Orlando Magic, NBA finaline en kısa sürede yükselen takım olarak da tarihe geçti.

Ancak 1996 yazında, lig tarihinin en dominant pivotlarından biri olan Shaquille O’Neal’ın, sözleşmesinin sona ermesinin ardından elini kolunu sallayarak ülkenin batı yakasına, Los Angeles Lakers’a gitmesi, Magic’in tüm planlarını altüst etti. Dönemin en önemli oyuncularından biri olan Shaq, Magic hücumlarının merkezi ve takımın en değerli ismiydi. Takımın tek yıldızı konumuna düşen Penny Hardaway’ın ise sonu gelmeyen sakatlıklar yaşaması organizasyonu iyice zor duruma soktu. Bir zamanların “geleceğin şampiyonu”, üç yıl içinde playoff’un dahi dışında kaldı. Adeta bir Karanlık Çağ içerisine girmişlerdi.

Takım, 1999 yazında yeniden yapılanma dönemine girdi. Kadronun tek yıldızı Penny Hardaway; Pat Garrity ve Orlando formasını asla giyemeyecek Danny Manning karşılığında takımdan gönderildi. Bu şekilde bir yılı daha feda eden Magic, milenyuma doğru yepyeni bir takım ve bomboş bir salary cap ile yola çıkıyordu.

2000 yazı, son yılların en iyi serbest oyuncu pazarlarından birine sahipti. Magic’in o dönemki hedefi; Tracy McGrady, Grant Hill ve Tim Duncan’ı aynı anda takıma katıp adeta bir rüya takım halini almaktı. Toronto Raptors’ta kuzeni Vince Carter’ın gölgesinden kurtulmak isteyen T-Mac ve Michael Jordan sonrası dönemin en büyük skorerlerinden biri olan Grant Hill, Orlando Magic’e katılmayı kabul etti. Ancak Texas’tan ayrılıp Florida’ya taşınma fikrine oldukça sıcak bakan Tim Duncan, takımda kalması için sokaklara dökülen on binlerce San Antonio’luyu kıramadı ve Spurs ile yeni bir kontrat imzaladı.


McGrady ve Hill etrafında yepyeni bir takım kuran Orlando, nihayet kötü kaderini kırdığını ve Shaq sonrası sendromu tamamen attığını düşünüyordu. Ancak evdeki hesap bir kez daha çarşıdakine uymadı. Tracy MacGrady, Magic formasıyla harika performanslar gösterip iki kez normal sezon sayı kralı olurken, takım içinde kendisinden çok daha büyük bir role sahip olması beklenen Grant Hill, adeta sakatlık konusunda Panny Hardaway’in kötü şöhretiyle yarışıyordu. Hill, Orlando’daki ilk sezonunda (2000-2001) henüz 4 maç oynamışken geçirdiği ayak bileği sakatlığı nedeniyle sezonu kapadı. T-Mac liderliğindeki takım, o yıl playoffa kalmayı başardı ancak ilk turda Milwaukee Bucks’a 3-1 yenilerek elendiler (O dönemde playoff ilk turları 5 maç üzerinden oynanıyordu).

Grant Hill’in ve Orlando Magic’in yaşadığı şanssızlıklar ilerleyen yıllarda da devam etti. Takımın üzerinde sanki bir lanet vardı. Hill, ardı arkası gelmeyen bilek sakatlıkları nedeniyle ilk yılını takip eden üç sezonda sırasıyla 14, 29 ve “0” maç oynadı. 82 maçı içeren bir NBA sezonu için pek de iyi bir oran olduğu söylenemez.

Hill’in yokluğunda takımını tek başına sırtlamaya çalışan T-Mac’in çabaları da yeterli olmadı. Magic, 2000 ile 2003 yılları arasında playoff ikinci turundan öteye gidemedi. 2003-04 sezonu ise tam bir felaketti. Sezonun ilk maçını kazanan Orlando Magic, daha sonraki 19 maçın tamamını kaybetti. Sezonu da 21-61 gibi felaket bir oranla ligin dibinde tamamlayan Magic, 15 yıllık kulüp tarihinin en kötü sezonunu geride bırakmıştı.

Ancak şans bir kez daha yüzlerine güldü. 2004 NBA draftı için çekilen piyangoda bir numaralı seçme hakkı Orlando’ya çıktı. Yetenek olarak ortalamanın pek de üzerine çıkması öngörülmeyen draft sınıfı içinde bir isim diğer tüm oyunculardan ayrılıyordu; Dwight Howard. Orlando sürpriz bir tercih yapmadı ve tam 12 yıl sonra ellerine geçen birinci sıradan seçme hakkını, yine dominant bir uzun, Dwight Howard’dan yana kullandı.

Orlando, “yeniden” yeni bir başlangıç yoluna gitti. Takımın son dört sezondaki en büyük yıldızı Tracy McGrady, Steve Francis karşılığında (takas 7 oyuncuyu içeriyordu ancak bu iki isim ana parçalardı) Houston Rockets’a gönderildi. Amaç; takımın merkezine Dwight Howard’ı koyup, genç pivotun yanına da oyun kurucu nitelikleri olan bir isim eklemekti. Takım o yaz ayrıca, serbest oyuncu statüsündeki Hidayet Türkoğlu ile de anlaştı. Bunun dışında draftta ilk 10 içinden seçilmesi beklenen ama sürpriz bir şekilde 20. sıraya kadar gerileyen Jameer Nelson’u Denver’dan draft hakkı karşılığında takas ettiler.

Dönemin genel menajeri John Weisbrod, kâbus gibi geçen son sezonun ardından, kadrodan çok az oyuncuyu takımda tutma niyetindeydi. Nitekim oluşturduğu Howard - Türkoğlu - Nelson üçlüsü, zaman içinde takımı 90’lardaki seviyesine getirecekti.

Ancak 2004-05 sezonu da Magic için iyi geçmedi. 13-6’lık umut vaat eden sezon başlangıcından sonra rüzgâr bir anda tersten esmeye ve mağlubiyetler art arda gelmeye başladı. Takıma Tracy McGrady - Steve Francis takasından gelen Cuttino Mobley, sezon içinde Sacramento Kings’e gönderildi. Bu durum, Mobley’i adeta kardeşi gibi gören ve Houston günlerinden beri birlikte oynadıkları Steve Francis’i oldukça üzdü ve performansını olumsuz etkiledi. O sezon iyi bir performans ortaya koyan 6. adam Hedo’nun el bileğini kırmasıyla işler daha da kötü bir hal aldı.

Magic o yıl 36-46 ile playoff dışında kaldı. Ancak müzmin sakat Grant Hill 82 maçın 66’sında oynamış, çaylak oyun kurucu Nelson iyi bir gelişim göstermiş ve organizasyonun yeni yüzü olması beklenen Dwight Howard hayli iyi bir performansla 82 maçın tamamına ilk beş çıkan tarihteki ilk çaylak olmuştu.

Ancak her şey iyi gidecek gibi görünürken, 2005-06 sezonunda karşılarında yeniden sakatlık belasını buldular. Çaylak sezonunun ardından önemli bir gelişim gösteren Dwight Howard’ın hücumdaki en büyük destekçisi konumundaki Grant Hill, o sezon sakatlıklar nedeniyle tam 61 maçı takım elbisesiyle tribünden izlemek zorunda kaldı.

Mobley’in gönderilmesi sonrası bir türlü eski motivasyonunu yakalayamayan Steve Francis ise, saha içi ve dışında takıma sorun çıkarmaya devam ediyordu. Yıldız oyuncu, takıma zarar verdiği gerekçesiyle kadro dışı bırakıldı ve sezon ortasında takas edildi. Francis’in gidişi sonrası iyi bir hava yakalayan Magic, yakaladığı 8 maçlık galibiyet serisiyle bir anda playoff yarışı içerisine girdiyse de, son bileti Milwaukee Bucks kaptı.

Bir sonraki sezon Howard, Hedo, Nelson üçlüsü büyümeye devam etti. Grant Hill yine bilek ve tendon sakatlıklarıyla boğuşuyor olsa da, normal sezonda tam 65 maç oynamayı başardı. Magic o yıl 8. sıradan playoff’a girerek, 2003’ten beri ilk defa sezon sonrasına kalmayı başardı. Ancak ilk turda tecrübeli Detroit tarafından süpürüldüler.

Bu dönemde Dwight Howard tam bir süper yıldıza dönüşmüştü. Hedo, kafasını istatistiklere takmayı bırakmış ve artık yeteneklerini doğru biçimde kullanıyor, Jameer Nelson ise takımı oynatma konusunda her geçen gün mesafe kat ediyordu.


O yaz Magic bazı radikal kararlar aldı. Müzmin sakat Grant Hill, sona eren kontratı sonrası takımdan ayrıldı. Onun yerine serbest oyuncu statüsündeki, Seattle Supersonics’ten ayrılan forvet, Rashard Lewis ile imzaladılar. Takımın başına da Stan van Gundy getirildi.

Başarı parçaları nihayet oluşturuluyordu. 2007-08 sezonuna oldukça iyi bir başlangıç yaparak, ilk 20 maçın 16’sını kazandılar. Normal sezonu da uzun yıllar sonra ilk kez 50 galibiyet barajını geçerek (52-30) bitirdiler ve yeniden playoff biletini kaptılar. İlk turdaki rakipleri Toronto Raptors’tu. Kanada temsilcisini 4-1 ile elediler ve tam 12 yıl sonra playoff’ta tur atlama başarısı gösterdiler. Ancak bu başarı çok uzun sürmedi ve bir yıl önce kendilerini ilk turda süpüren Pistons’a bu kez ikinci turda 4-1 ile elendiler.

Ancak Magic, yavaş yavaş yükseliyor ve başarı basamaklarını adım adım tırmanıyordu. Kariyeri boyunca kısa forvet oynayan Rashard Lewis’i power forvet pozisyonuna kaydıran coach van Gundy, Magic’e çok hızlı ve bol pas üzerine oluşturulmuş bir yarı saha basketbolu oynatıyordu. Dört kısa görünümlü bu sistem, seyircileri mest eden bir oyun ortaya çıkarmanın dışında, günümüzün yüksek fundamentallı ve pasör power forvetlerinin de adeta öncüsü oluyordu.

Stan van Gundy, 2008-09 sezonunda küçük bir değişiklik yaptı. Takımın hücumdaki direksiyonunu, tercihleri sebebiyle zaman zaman eleştirilen oyun kurucu Jameer Nelson’dan alıp, 2.08’lik bir oyuncu için muazzam bir oyun okuma ve pas becerilerine sahip Hidayet Türkoğlu’ya verdi. Topu rakip alana hala Nelson getiriyordu ama hücumları şekillendiren ve kritik pozisyonlarda inisiyatif alan kişi Hedo’ydu.

Magic, bu yapıyla adeta uçmaya başladı. Tüm otoritelerden tam not alan takım, All-Star arasına kadar oynadığı 41 maçta tam 33 galibiyet aldı. Benzer form sezonun ikinci yarısında da devam etti. Dwight Howard maç başına 20.6 sayı, 13.8 ribaunt ve 2.9 blok gibi çılgın rakamlarla oynuyordu. Hidayet ise 15-5-5 rakamlarının üzerine çıkmıştı. Oldukça istisnai bir sezon geçiriyor ve Howard’ı doğru yerlerde besleyerek hücumun iyi işlemesini sağlıyordu. Ayrıca son periyotlarda, topun el yaktığı anlarda sergilediği başarıyla, medyadan “Bay Son Çeyrek” lakabını almıştı. Magic, sezonu 59 galibiyet ile, LeBron James’li Celeveland ve Büyük Üçlü’nün sürüklediği Boston’un ardında Doğu üçüncüsü olarak tamamladı.

Playoff ilk turunda Philadelphia ile karşılaşan Orlando, 4-2 ile rakibini beklendiği gibi eleyerek bir üst tura yükseldi. Ancak 2. turda rakip Boston’du. Kimse Orlando’ya şans vermiyordu ama seri boyunca Magic’in dört kısalı sistemi müthiş işledi ve Orlando, rakibini, asistan coach Patrick Ewing’in “galibiyet garantisi” verdiği 7. maçta eleyerek Doğu finaline yükseldi. Konferans finalinde rakip Cleveland’dı. Celtics’i elemiş olmanın verdiği özgüvenle seriye çıkan Orlando, bu kez işi 6 maçta bitirdi ve NBA finalinde Lakers’ın rakibi oldu.


Lakers, son yılların en formda sezonlarından birini geçiriyordu ve Orlando’ya pek de şans tanımadan, seriyi 4-1 ile bitirerek şampiyonluğa uzandı. O yaz, mevcut yapıyla çok iyi bir takım olsalar da asla NBA şampiyonluğu kazanamayacaklarını düşünen genel menajer Otis Smith, bir takım değişikliklere gitti. Sözleşmesindeki serbest kalma maddesini kullanan Hidayet Türkoğlu’ya yeni bir kontrat önerilmedi ve başarılı oyuncu sign-and-trade yoluyla Toronto’ya gönderildi. Smith, kendilerini bir seviye yukarıya taşıyacağına ve şampiyonluğa ulaştıracağına inandığı Vince Carter’ı takıma dahil etti ve serbest oyuncu piyasasından birçok isimle anlaştı.

Ancak Orlando bu yapıyla da farklı bir görüntü çizmedi. Normal sezonu, bir öncekiyle aynı galibiyet sayısıyla tamamladılar. Playofflar’da konferans finaline kadar gittiyseler de, bir yıl önce alt ettikleri Boston Celtics’e bu defa elendiler.

Bu yapıyla da şampiyon olamayacaklarını gören Otis Smith, yeni bir hamleyle takımı bir kez daha değiştirme yoluna gitti. Beklentileri karşılayamayan Vince Carter, Hedo Türkoğlu merkezli bir takas paketiyle Phoenix yolunu tutarken, 4 kısalı sistemin işlemesinde hayati bir öneme sahip Rashard Lewis, Gilbert Arenas karşılığında Washington’a gönderildi.

Art arda yapılan bu hamleler ve bir türlü oluşturulamayan şampiyonluk kadrosu, takımın süper yıldızı Dwight Howard’ın sabrını iyice taşırdı. Ve yazının başında bahsettiğim karanlık dönem, potansiyel olarak yeniden karşılarına çıktı.

Dwight Howard, Magic’in şampiyonluk kazanacak bir ekibi asla oluşturamayacağı düşüncesiyle sezon başında takasını istedi. Orlando yönetimi ne kadar uğraştıysa da yıldız oyuncunun fikrini değiştiremedi. Hatta yönetim dışında Dwight’ın annesi bile, oğlu için en iyisinin Orlando’da kalmak olacağını söyledi. Ancak Howard susmayı tercih etti.


Yıldız pivot, resmi olarak takasını isterken Orlando’ya üç isim vermişti; Dallas Mavericks, New Jersey Nets ve Los Angeles Lakers. Howard’ın sözleşmesinde sezon sonunda serbest kalma maddesi var. Mevcut sözleşmesinde bir “no-trade” maddesi yer almadığı için, dahil olduğu bir takası reddetme imkanı yok. Ancak bu üç takım dışında bir takıma gönderilmesi halinde sezon sonunda serbest kalacağını söylüyor.

Tabii bu süreçte, Howard’ın listesinde olsun olmasın, NBA’deki tüm takımlar Orlando genel menajeri Otis Smith’i arayıp takas önerilerinde bulundu. Orlando’un tavrı ise ilginç. Sezon başında, All-Star arasına kadar Howard takasını hiçbir şekilde konuşmayacaklarını söylerken, şimdi de takas süresinin biteceği 15 Mart’a kadar da herhangi bir görüşme yapmak istemediklerini açıkladılar. Dilekleri; Howard’ın sezon sonuna kadar oynayıp, Orlando playoff’larda iyi bir koşu yaparsa fikrini değiştirmesi. Howard, aylardır hiçbir röportajında bu soruya cevap vermese de Magic günlerini kafasında bitirmiş gibi. Ve bilinen en son fikri, ne olursa olsun sezon bitiminde serbest kalma opsiyonunu kullanacağı.

Orlando, Lakers’ın Bynum, Nets’in de Lopez tekliflerini reddetti. Görünen o ki kumar oynayacaklar. Ancak bunun sonuçları çok ağır olabilir. Dwight Howard’ın elini kolunu sallayarak şehirden ve takımdan ayrılması, Orlando’yu toparlanması çok uzun sürecek bir karanlık çağa sokacaktır kuşkusuz. Pek çok kişi onlardan yapabilecekleri en iyi takası yapıp, Howard dramasını mümkün olan en az zararla kapamalarını bekliyor. Ama onlar büyük ihtimalle yazı-tura atmayı seçecek. Siz bu yazıyı okurken takas dönemi bitmiş olabilir. Magic’in nasıl bir yola girdiğini o zaman daha iyi görmüş olacağız.

Yazının başında bahsettiğim 1996 yazına geri dönelim. 1992 draftında seçtikleri dev adam, Shaquille O’Neal, Lakers’ın o dönemki genel menajeri Jerry West’in yaptığı teklifi reddetmemiş ve istikametini Hollywood’a çevirmişti. O ayrılıktan sonra Orlando, yeniden NBA finali oynamak için tam 14 yıl bekledi. Yeni bir bekleyiş bu kez çok daha uzun sürebilir…

Başlıyor…


Formula 1’de yeni sezonun başlamasına artık sadece günler kaldı. Kış döneminde biz motor seslerini özlemekle meşgulken, takımlar yeni sezon araçlarını ortaya çıkarabilmek için gece gündüz çalışıyordu.

Son bir ay içerisinde 3 farklı kış testi etabı vardı. Biri Jerez’de, ikisi Barcelona’da yapılan bu testlerde takımlar toplam 12 gün pist üzerindeydi. Kış aylarında simülasyonlarda denedikleri ayarları, asfalt üzerinde elde ettikleri verilerle kıyaslama imkânı buldular ve yeni araçlarının zayıf yönlerini gördüler.

Yeni sezonun oldukça heyecanlı geçmesi bekleniyor. Kimi Raikkönen’in iki yıllık ralli macerasından, “Zamana karşı değil, önümdeki gerçek araçlara karşı yarışmak istiyorum” düşüncesiyle topraktan zeminden asfalta dönmesiyle birlikte, 2012 gridinde şampiyon unvanlı tam 6 pilot yer alacak.

Son yıllardaki en yakın mücadeleye sahip olması beklenen 2012 sezonunda egzoz gazıyla beslenen difüzör kullanımının yasaklanması ve savunma yapan pilotun, yarış çizgisini bir kere terk ettikten sonra bir daha geri dönememesi gibi kural değişiklikleri var. Yani geçen yıl Monza’da tanık olduğumuz Schumacher - Hamilton çekişmesine benzer bir mücadeleyi artık göremeyeceğiz.

Öte yandan çarpışma anında oluşan kuvveti dağıtması ve arkadan çarpan aracın öndekinin üzerine çıkamaması için burun yüksekliği bu yıl düşürüldü. Ancak gövde bölümünün hala eski yüksekliğinde olması, aracın ortası ve burnu arasında bir seviye farkı çıkardı. Bu fark da 2012’de göreceğimiz ve daha şimdiden çokça tepki alan “kademeli burun” kavramını ortaya çıkarıyor. Mühendisler, kademeli burunların daha iyi bir aerodinami sunduğunu ifade ediyor. Şu slogana da alışmamız lazım: “Hızlıysa, güzel olmaması önemli değildir.”

Ve şimdi, takımların kış aylarını nasıl geçirdiklerine ve 2012 araçlarının son durumlarına bakalım…

Red Bull

Konsol oyunları tutkunları bilir. Eski nesil konsollarda mümkün olan bazı tuş kombinasyonları, oyuncuya “cheat” yapma şansı verirdi. Bunun sonucunda ölümsüzlük, sınırsız cephane, yüzde yüzlük bir isabet oranı gibi doğaüstü özelliklere sahip olurdunuz.

İşte Formula 1’deki “cheat” Red Bull takımında. Evet, kimden bahsettiğimi gayet iyi biliyorsunuz. Bu isim tabii ki; Adrian Newey. Tasarladığı neredeyse her araç spor tarihinin en iyilerinden biri olan Newey, geçtiğimiz yıl RB7’de çıkardığı işle efsaneler arasındaki yerini iyice sağlama almıştı. Egzoz gazıyla beslenen difüzör sisteminin FIA tarafından yasaklanması sonrası, bu yılın aracı RB8’de de bir takım sihirbazlıklar yapması kimse için sürpriz olmayacak.

Sezon öncesi testlerde Red Bull beklendiği gibi güçlü gözüktü. Ama Paddock’taki genel kanı, yeni araçlarının geçen sezonki mutlak egemenliği devam ettirmekten biraz uzak kalacağı yönünde. Eskinin Formula 1 pilotu, günümüzün spikeri Martin Brundle, kış testleride izlediği RB8 için şöyle konuşuyor: “Red Bull yine hızlı görünüyor. Ama geçen yılki kadar yere basma kuvveti üretemiyorlar. Mark Webber’ın pek çok viraj çıkışında aracıyla mücadele etmek zorunda kaldığını gördüm.”

Oysa aerodinamik üstünlük geçen yıl en güçlü oldukları alandı. Vettel ve Webber’in tam gaz geçtiği pek çok hızlı virajı, McLaren ve Ferrari pilotları ayaklarını gazdan çekmeden geçemiyordu.

Barcelona’daki testlerin son iki gününe ise yeni bir güncellemeyle çıktılar. Ancak son gün Vettel, ön kanadını kırdığı için sadece 25 tur atabildi (rakiplerinin ortalaması ise 100).

Melbourne’de bu paketi kullanmayabilirler. Ama şu bir gerçek; Red Bull, diğerlerinden hala çok üstün.


McLaren

Formula 1 ile bu sezon ilgilenmeye başlayacak bir genç sporsever muhtemelen McLaren taraftarı olacaktır! Neden mi? Çünkü birkaç yıldır yere yakın burun şeması üzerine odaklanan McLaren, bu yıl kademeli burun kullanmayacak tek takım (Bir de Marussia var ama onlar televizyonda ne kadar görünecek ki!).  Oldukça çirkin bulunan diğer araçların yanında McLaren Mercedes, son derece modern ve şık görünüyor.

Şaka bir yana, 2011’deki kâbus gibi geçen sezon başlangıcı sonrası, İngiliz ekibinde işler iyi görünüyor. Geçtiğimiz sezon Hamilton’u istikrarlı bir şekilde mağlup eden Button, yeni araçtan son derece memnun: “Geçen yıl araca ilk kez bindiğimde çok kötü bir his vermişti. Ama bu yılki durum çok farklı. Araç gerçekten iyi görünüyor ve şu ana kadar iyi bir iş çıkardığımızı söyleyebilirim.”

Red Bull takım patronu Christian Horner da, Button’un bu yıl en büyük rakipleri olacağını söyledi.

Lewis Hamilton ise hayal kırıklıklarıyla dolu 2011’den sonra yeniden motive olduğunu söylüyor. En büyük amacı eski hızına ulaşıp tecrübeli rakibi Button’ı yeniden alt edebilmek ve tabii ki Red Bull’a meydan okuyabilmek. MP4-27, bu mücadeleye izin verecekmiş gibi duruyor.

Ferrari

Hiç şüphe yok ki, yeni sezon öncesi en büyük merakla beklenen takım Scuderia Ferrari. Geçen sezonun ortasında F150 Italia için yaptıkları tüm güncellemeleri bıraktılar ve tamamen 2012 aracı F2012’ye odaklandılar.

Aylar boyunca İtalyan ekipten gelen açıklamalar da umut vericiydi. Fernando Alonso ve yeni araçlarıyla birlikte 2000-2004 arasında Michael Schumacher ile kurdukları egemenliği yeniden yaratma isteklerinden, yeni araçta ne kadar radikal değişiklikler yaptıklarına kadar pek çok şey duyduk Maranello merkezli takımdan.


Yoğun hava muhalefeti nedeniyle uluslararası basın olmadan yaptıkları yeni sezon tanıtımında kademeli burunlu F2012’nin bu yıl griddeki en “çirkin” araç olduğunu gördük. Ama malum slogan; “Hızlıysa, güzel olmaması önemli değildir.”

Ancak onca övgü sonrası, testlerde F2012’nin hayli kötü olduğunu gördük. Alonso, aracın parlatılması gereken bazı iyi yönlerinin olduğunu söylese de, Pat Fry, ilk yarışlarda podyumu dahi göremeyebilecekleri görüşünde. Oysa Fry daha 2 ay önce, “Geçtiğimiz yıl Melbourne’e geldiğimizde Ferrari ve McLaren’in gerisinde olduğumuzu gördük ve ‘aracımızı geliştirmemiz lazım’ dedik. Yeni sezona başladığımızda ‘aracımızı geliştirmemiz lazım’ demek istemiyoruz, çünkü zaten yeterince hızlı bir araç tasarlamış olmak istiyoruz” demişti.

Geçen yılın en hızlı üçüncü aracı olan Ferrari, bazılarına göre bu yıl beşinciliğe gerilemiş durumda. Takım patronu Luca di Montezemolo, “İlk yarış sonrası aracımız yeterince rekabetçi değilse bazı cevaplar isteyeceğim” dedi. Ferrari mühendislerinin, bir günün 24 saatten daha uzun olmasını dilediklerini tahmin etmek kesinlikle medyumluk olmaz!

Mercedes GP

Michael Schumacher emeklilikten dönerken, Mercedes GP’nin 3 yıllık bir projesi vardı. Bu zaman dilimi içerisinde araçlarını rekabetçi bir seviyeye yükseltip, üçüncü yılın sonunda şampiyonluk mücadelesi vermek istiyorlardı. Ancak bu plan nedense her sezon en az bir yıl kadar uzadı!

W01’de yaşanan felaketin ardından, W02 nispeten daha iyi bir araçtı. Ancak aracın hazır hale getirilmesinde ciddi problemler yaşamışlardı ve 2011 sezonuna neredeyse hiç test yapamadan girmişlerdi. Ancak bu yılki W03 için oldukça umutlular. Yeni araçlarını Jerez’e getirmeyip üzerinde çalışmaya devam ettiler ve W03, ilk Barcelona testinden sadece bir gün önce basına tanıtıldı. Nico Rosberg, bu lansmanı geç yapmanın doğru olduğunu belirtirken, 7 kez Dünya Şampiyonu Michael Schumacher yeni araçtan umutlu görünüyor: “Araç içindeki his oldukça iyi. Özellikle arka lastikleri bu yıl daha iyi kullanıyoruz ve arkadan kayma problemimiz ciddi ölçüde azaldı. W03 iyi görünüyor, ancak önemli olan başkalarına oranla ne kadar ilerleme kaydettiğimiz ve bunu sezon başlamadan göremeyeceğiz. Yine de yarış kazanmaktan uzağız.”

Takım patronu Ross Brawn da pilotları gibi yeni araçtan umutlu. O, büyük takımlara sorun çıkarabileceklerini bile düşünüyor.

Mercedes, bu yılki kış testlerinde geçen yıl attığının iki katından fazla tur attı. Geçen yılın bu döneminde yoğunlaştıkları konu dayanıklılıktı. Şu anki odak noktaları ise, kesinlikle performans ve sezon öncesi testlerde baş gösteren yumuşak hamurdaki aşınma sorunu.

Lotus (Geçen yılki Renault)

Lotus, Renault adıyla yarıştığı 2011’e fena bir başlangıç yapmamış ve sezonun ilk yarısında griddeki en hızlı dördüncü araç olmuştu. Ancak sezonun ikinci yarısında işler tam bir felaketti. Önden üflemeli egzoz sisteminin istedikleri performansı vermeyeceğini daha sezon başında anladıklarını itiraf etti takım patronu Eric Boullier. Bu sistemin diğer bir eksi yanı da, çok fazla gelişime ve güncellemeye izin vermeyişiydi. Bu yıl daha muhafazakâr bir araç ürettiler ve E20’nin içinde bir Dünya şampiyonu, Kimi Raikkönen olacak.


Buz Adam, Formula 1’i özlemiş ve sezon öncesi testlerden eski saf süratinden pek bir şey kaybetmediğini gösterdi. Ancak Lotus, ikinci test etabında bir şasi sorunu yaşadı ve dört günlük ilk Barcelona etabının daha ilk gününde bavulları (artı tonlarca ağırlıktaki tırları) toplayarak İngiltere’ye döndüler.

Son test döneminde gayet hızlıydılar ve hem Kimi hem de bir diğer yeni pilot Romain Grosjean (GP2 2011 şampiyonu), kendi günlerinde pistteki en hızlı derecelere imza attı.

Bazılarına göre Lotus, bu yıl hem Ferrari’den hem de Mercedes’ten daha hızlı.

Force India

Geçen sezonki ataklarından sonra bu yıl bir ikilemde kaldılar. Ya çok daha fazla para harcayıp yukarılara çıkmaya çalışacaklar ya da son yıllardaki kadar harcayıp orta sıraların en iyisi olma hedeflerine devam edeceklerdi. İkinciyi seçtiler.

Çaylak sezonunda başarılı bir performans çizen Paul Di Resta, bu yıl takımın birinci pilotu durumunda. Öte yandan genç Alman Nico Hülkenberg, Adrian Sutil’in koltuğunu kaparak yedek pilotluktan yarış pilotluğuna terfi etti.

Toro Rosso

“Kardeş Red Bull” Toro Rosso, bu yıl iki pilotunu da değiştirdi. Pek çoklarına göre Alguersuari ile yollarını ayırmaları yanlış bir karardı. 2012’deki pilotları geçtiğimiz yılı HRT’de geçiren Daniel Ricciardo ve Jean-Eric Vergne olacak.

2011’in ikinci yarısında müthiş bir atak yapmışlardı. Lotus’u geride bırakıp Force India ile dahi çekişecek duruma gelmişlerdi ve maksimum hızları çok iyiydi. Bu yıl da üzerine koymaya çalışacaklar.

Williams

2011’de tarihinin en kötü sezonunu geçiren Williams, bu yıl motor üreticisi Renault ile anlaştı. Efsane Williams-Renault günlerini canlandırmak istiyorlar. Geçen yılki araçları çok ama çok yavaştı. Sezon boyunca dayanıklılık sorunu yaşamadılar ama araç 90’lardan kalmış gibiydi.

Tarihin en çok Grand Prix’e çıkan pilotu Barichello, bu yıl IndyCar’da olacak. Williams’ın pilotları Pastor Maldonado ve Bruno Senna. Frank Williams, Maldonado için iyi şeyler söylese de, sponsoru olmasa, Venezuelalının Formula 1’de yer alması hemen hemen imkânsız.

Bruno Senna da soyadının verdiği krediyi yeterince kullandı. Daha önceki iki şansını pek iyi kullanamamıştı. (Hoş, bu tecrüberleden birini HRT’de yaşadı, o da ayrı bir konu). Artık bir şeyler ispat etmek zorunda.

Bu yılki en büyük motivasyon kaynakları Renault motoru olacak.


Sauber

İsviçre takımı geçen yılki ortalama performansın ardından bu yıl daha hızlı görünüyor. Kobayashi ve Perez, testlerde iyi dereceler ortaya koymayı başardı.

Geçen sene lastiklere oldukça yumuşak davranan bir araçları vardı. Özellikle Kobayashi’den pek çok kez tek pit-stop’lu yarışlar izledik. Ama nazik araçları yeterince hızlı değildi. Kış döneminde bu sorun üzerinde durdular.

Gerçekçi hedefleri geçen yılki yedinciliği tekrarlamak. Zira olası altıncı Force India ila aralarında ciddi bir fark var.

Caterham (Geçen yılki Lotus)

En kötü 3 takım içindeki en iyi takım olan Caterham, bu yıl ilk puanlarını almanın peşinde. Kış döneminde herhangi bir sorun yaşamadılar ve test döneminde yaptıklarından yeterince memnunlar.

Kovalainen hala takımda ama Formula 1’deki tek İtalyan pilot Jarno Trulli’yi, Vitaly Petrov ile imzalayabilmek için takımdan gönderdiler.

Petrov tercihinin sebebi tabii ki Rus pilotun fevkalade(!) yetenekleri değil; arakasındaki sponsorlar. Kovalainen geçen yıl düzenli olarak Trulli’nin önünde yer almıştı. Bu yıl da Petrov’a üstünlük kurmasını bekleyebiliriz.

Marussia (Geçen yılki Virgin)

Çarpışma testlerini geçemedikleri için, yeni araçlarını test etme şansları olmadı. Pek iyi bir dönem geçirmedikleri kesin ve Caterham’e üstünlük kurmaları çok zor olacak.

Geçen yıl McLaren ile teknik bir ortaklığa gitmişlerdi. İngiliz ekibinin hem teknolojisinden hem de mühendislerinden yararlanabiliyorlar. Bu yıl McLaren ile birlikte gridde kademeli burun kullanmayan iki takımdan biri durumundalar. Buradan takımdaki McLaren etkisini görebiliyoruz. Yeni sezondaki pilotları Timo Glock ve çaylak Charles Pic.

HRT

Formula 1’in efsane(!) takımı, test dönemini tahmin edebileceğiniz üzere kaçırdı. Geçen sezonun ilk yarışı olan Avustralya sıralama turları başlarken araçlarını daha yeni hazırlıyorlardı (Bahreyn iptal olmasa ilk yarışı kaçırmış olacaklardı). Bu yıl ise daha hızlılar! 2012 aracı sürpriz bir şekilde hazır! Dış görünüşü oldukça da beğeni topladı. Ancak dediğim gibi tek bir tur dahi atamadılar ve pilotları Narain Kathikeyan ile Pedro De La Rosa. Harika bir kadro, değil mi?

Hedefleri yüzde 107 barajının içinde kalmak.


İşte herkesin korktuğu senaryo: Vettel’in daha ilk turda büyük bir fark yapıp tüm yarışı lider gitmesi.

Tüm Formula 1 fanlarının dileği bunun yaşanmaması ve sezonun beklendiği gibi yakın geçmesi.

Hepinize keyifli bir sezon dilerim…

Modern Külkedisi Hikayesi - Jeremy Lin


Linsanity, Linsane, Lincredible, Linpressive, Linning Streak, Lean on Lin… Bu tabirler, Amerikan basını tarafından bir hafta içinde Jeremy Lin’e takılan onlarca lakaptan sadece birkaçı. Lige draft edilmeden gelen, bir sezonu doldurmadan iki takım tarafından kesilen, daha iki hafta öncesine kadar ağabeyinin kanepesinde yatan, günümüz basketbolunda Harvard diplomasıyla NBA’de kendine yer bulmaya çalışan ilk isim olan Jeremy Lin, son iki haftada adeta modern Külkedisi Hikayesi yazıyor.

Jeremy, 70’li yıllarda Tayvan’dan ABD’ye göç eden bir ailenin ortanca çocuğu olarak 23 Ağustos 1988’de Los Angeles’ta dünyaya geldi. Ancak Lin ailesi, Jeremy küçük yaştayken yine California eyaletinde yer alan ve ülkedeki Asya-Amerikan nüfusun yoğun olduğu Palo Alto şehrine taşındı. Jeremy’nin babası Gie-Ming, yaşadıkları çevredeki yerel bir dini dernekte, oğullarına henüz küçük yaşta basketbol oynamayı öğretti. 

Jeremy Lin, lise çağına geldiğinde hem derslerinde başarılı bir öğrenci hem de öğrenim gördüğü Palo Alto Lisesi basketbol takımının en önemli oyuncusuydu.

“Lise takımında harika bir oyuncuydu. Ama kimsenin onun hakkında çok üst düzey şeyler öngördüğünü sanmıyorum” diyor Palo Alto Lisesi’nden takım arkadaşı Alec Wong.

Jeremy, liseden mezun olduktan sonra, ülkedeki pek çok genç gibi basketbol bursuyla bir üniversiteye kabul edilmek istiyordu ve aralarında Standford ve UCLA’in de bulunduğu pek çok okula, lise maçlarından derlediği görüntülerini içeren bir diskle başvuru yaptı. Hayali UCLA’di. Bu okul, saygın bir basketbol programına sahip olmanın dışında, Los Angeles şehrinde yer alıyordu. Gelenekçi bir ailede büyüyen Jeremy, bu şekilde evinden ve ailesinden ayrılmak zorunda kalmayacaktı.

Ancak işler istediği gibi gitmedi. UCLA onunla pek ilgilenmedi. Bazı okullardan teklif aldı ama kendisine kadrolarında yer alma garantisi veren sadece Harvard ve Brown vardı. Ancak ikisi de sporcu bursu vermiyor, öğrencilerine gerekirse maddi yardım yapıyordu. Lin, her şeye rağmen basketbol oynamak istiyordu ve tercihini Harvard’dan yana kullandı.

Harvard, yaklaşık 400 yıldır dünyanın en önemli üniversitelerinden biri durumunda. Bu okuldan mezun olanlar, genelde yer aldıkları sektöre ve hatta gezegene yön veren isimler. Ancak NBA, Harvard diplomasının pek bir özelliğinin olmadığı ender yerlerden biri. Jeremy Lin’den önce, NBA’de oynama şansına sahip son Harvard mezunu Ed Smith, bu rüyasını 1953’te gerçekleştirmişti. Smith’in NBA macerası sadece bir sezon sürdü.

Harvard’ın yer aldığı Ivy League ise, üniversite ligleri içerisinde en zayıf olanlardan biri. Bu ligde oynayıp NBA draftında bir takım tarafından seçilen son oyuncu, bir dönem ülkemizde Ülker forması giyen Jerome Allen.


Jeremy, Harvard’da oynadığı dört yılda gösterdiği performansla, Ivy League tarihinde en az 1450 sayı, 450 ribaunt, 400 asist ve 200 top çalma yapan ilk isim oldu. Son sezonunda, Connecticut deplasmanında ürettiği 30 sayı ve 9 asistlik performansla ülke çapında dikkatleri üzerine çekti. O maç sonrası Connecticut’un Hall of Fame coachu Jim Calhoun, Lin için şöyle diyecekti:

“Buraya pek çok takım ve birbirinden yetenekli oyuncular gelir. Ama size söyleyeyim; bu çocuk o takımların hepsinde rahatlıkla oynar. Sahada müthiş bir rahatlığı var. Nasıl oynaması gerektiğini çok iyi biliyor.”

Jeremy, Harvard’daki öğrenimini başarıyla tamamladı ve ekonomi bölümünden 3,1 gibi iyi bir ortalamayla mezun oldu. Ama daha diploma töreninde kepini havaya atarken bile aklında tek bir hayal vardı; NBA’de oynamak. Yine de, okulunun geçmişine bakarak bunun kolay olmayacağını biliyordu.

2010 NBA draftı gelmişti. Jeremy Lin, büyük gece öncesi heyecanlı ama çok da umutlu değildi. Kolejde oynadığı Ivy League’den gelip NBA olan (draft edilmeden) son oyuncu Chris Dudley, ligde 2003 yılında ter dökmüştü. NBA’de forma giyebilmiş son Harvard mezunu Ed Smith ise, yazının başında da belirttiğim gibi, bu onura 1953’te erişmişti. İstatistikler Lin’in karşısındaydı. Draft öncesi 8 takım Tayvan asıllı oyuncuyu workout’a davet ettiyse de, Lin, o gece NBA draftında hiçbir takım tarafından seçilmedi. 

Ama kapı henüz kapanmamıştı. Efsane coach Don Nelson’un oğlu, Dallas Mavericks genel menajeri Donnie Nelson, onu yaz ligine davet etti. Lin, yaz liginde Mavericks formasıyla 5 maçta parkeye çıktı. Bu maçlardan birinde, o yılkı draftın bir numarası John Wall ile de mücadele etti ve o maçta yüzde 50 ile oynayarak 13 sayı üretti.

“Donnie çok özel bir adam. Başka kimsede olmayan bir vizyona sahip ve bana çok yardımcı oldu” diyor Lin, Donnie Nelson hakkında.

Jeremy, bu beş maçlık dilim sonrası 3 NBA takımından teklif aldı; Mavericks, Lakers ve Warriors. Genç oyuncu, çocukluğundan beri taraftarı olduğu, büyüdüğü şehrin takımı Golden State Warriors’ı seçti ve rüya gerçeğe dönüştü.

Ancak Jeremy Lin’in çaylak sezonu çok parlak geçmedi. Sezon genelinde 29 maç oynayan genç guard, sahada maç başına 10 dakika kalırken, yüzde 39 şut isabetiyle 2,6 sayı ortalaması tutturdu.


Sezonun sona ermesiyle birlikte başlayan NBA lokavtı, Lin için önemli bir avantajdı. Bu boşlukta, önceki sezondan kalan diz sakatlığı tamamen iyileşebilecek ve sezon başladığında kimsenin gerisinde kalmış olmayacaktı. İyileştikten sonra, ligdeki ilk yılında zorlandığı orta ve dış mesafe şutları üzerinde çalıştı. Lokavt devam ederken Çin’de özel bir sezon öncesi turnuvasında yer aldı ve organizasyonun en değerli oyuncusu seçildi. Bu süreçte, Shaghai Sharks takımının başkanı ve Lin’in “ağabeyim” diye nitelediği, eski NBA yıldızı Yao Ming, takımında oynaması için Lin’e teklifte bulundu. Ancak Jeremy’nin Golden State ile devam eden bir kontratı vardı ve Çin’deki kontratlarda “NBA çıkışı” olmadığı için teklifi reddetti.

Nihayet Kasım ayının sonunda NBA lokavtı bitti ve oyuncular 9 Aralık’ta başlayacak hazırlık kamplarına davet edildi. Yeni sezona, ilk yılına oranla daha iyi bir başlangıç yapmak istiyordu Lin. Ama işler yine istediği gibi gitmedi. Los Angeles Clippers’ın sınırlı serbest oyuncusu DeAndre Jordan’a teklif yapmak isteyen Warriors, ücret tavanında yer açmak adına, kampın daha ilk gününde Jeremy Lin’i takımdan kesti.
 
Bu kez de Houston Rockets genç guard için devreye girdi. Lin, Texas ekibinin oynadığı iki sezon-öncesi maçında da forma giydi. Ancak takımda Kyle Lowry, Goran Dragic ve Jonny Flynn gibi kaliteli oyun kurucular vardı ve Kings’ten ayrılan Samuel Dalembert ile imza aşamasındaydılar.  Onlar da tıpkı Warriors gibi, ücret tavanında yer açmak için Jeremy Lin’i takımdan kesti.

Bu sırada sezon başladı. Dallas Mavericks’in şampiyonluğunda büyük pay sahibi olan Tyson Chandler ile imzalamak için Billups’ın kontratını waive eden New York Knicks, saf bir oyun kurucudan yoksun kalmıştı. O bölgede Toney Douglas, Iman Shumpert ve Mike Bibby’i denemiş ama sonuç alamamışlardı. Sezon başında imzaladıkları Baron Davis ise henüz sakatlıktan dönmemişti. Tüm zorluklara rağmen takıma önemli katkılar veren çaylak Iman Shumpert’ın sakatlanması sonrası, kısa rotasyonunda bir süre “idare edecek” bir oyuncu arayışı içine girdiler ve tercihlerini boşta olan Jeremy Lin’den yana kullandılar.

Iman Shumpert’ın, 4-5 hafta sürmesi beklenen sakatlığından 2 hafta içinde dönmesi Jeremy Lin’in önünü kapattı ve Tayvan asıllı guard, Ocak ayı boyunca ortalama 5 dakika süre aldı. New York, bu süreçte çok kötü oynuyordu. Taraftar durumdan memnun değildi. İşler kötü gittiğinde sürekli homurdanıyor ve Carmelo Anthony başta olmak üzere bazı oyuncuları yuhalıyorlardı.


Knicks yine kötü oynarken, 4 Şubat’taki bir New Jersey Nets maçını izleyen tüm basketbol severler adeta bir tarihe tanıklık etti. Knicks, maçın ilk yarısını geride kapatmıştı. Takım soyunma odasına gittiğinde o gün kötü oynayan ve son haftalarda sürekli olduğu gibi yine yuhalanan Carmelo, coach Mike D’Antoni’ye gitti ve Jeremy Lin’i daha fazla kullanmalarının iyi olabileceğini söyledi.

D’Antoni’, ikinci yarıda Lin’e yeterince süre verdi ve gerisini zaten hepimiz biliyoruz…

“Dua etsin çok kötü oynuyorduk. Bir şeyler denememiz gerekiyordu” diyor D’Antoni, sezonun ilk 23 maçının çoğunda hiç süre almayıp, toplamda da sadece 55 dakika oynayan Lin hakkında.

Asya kökenli oyuncu, o günden beri adeta durdurulamıyor. Son 10 maçtaki ortalamaları 25.2 sayı ve 8.2 asist.

Jeremy Lin’in sezon başında garanti olmayan kontratı, takım tarafından iptal edilmezse, 10 Şubat tarihinde lig kuralları gereği garanti kontrata çevrilecekti. Knicks yönetimi, Lin’i takımdan kesmeyi de ciddi ciddi düşünmüş. Yerine baktıkları oyuncu ise 36 yaşındaki Mike James. Lin, 4 Şubat’taki Nets maçıyla o müthiş serisine başlamasa, belki de Dünya ondan haberdar olmayacaktı. Kim bilir, belki de Harvard diplomasını eline alıp, Wall Street’te iş aramaya koyulmuştu bile.

Jeremy Lin, yaklaşık iki hafta içinde pek çok şeyi değiştirmeyi başardı. Sakatlığı sebebiyle yaklaşık 10 gün takımla olamayan süper yıldız Carmelo Anthony, “Lin’e ayak uydurup uyduramayacağı” sorunsalıyla karşı karşıya ve oyununu, Tayvan asıllı guardın stiline uyarlayamadığı için sıkça eleştiriliyor.

Asya ülkelerindeki NBA yayıncıları, önceden belirlenen maç programlarını değiştirmeye ve yayın akışlarında daha fazla Knicks maçına yer vermeye başladı.

Çılgınlık anlamına gelen “insanity” kelimesinden esinlenerek türetilen lakabı Linsanity, iki haftadır tüm Dünya basınında sayfalar dolusu yer kaplıyor. 17 numaralı Lin formaları NBA Store’da adeta yok satıyor. Madison Square Garden tribünlerinde Amar’e ve Carmelo formaları kadar Lin forması görmek mümkün. Spike Lee ise işi bambaşka bir boyuta götürüp, bazı maçlara Lin’in Palo Alto Lisesi’nde oynarken giydiği formayla geliyor.

 
Hayat bazen tesadüfler üzerine kuruludur. Lin’in hikayesi de böyle bir hikaye. İki hafta öncesine kadar kimsenin tanımadığı bir oyuncuyken, şu anda tüm gezegende bir ilah haline geldi. Artık ağabeyinin kanepesinde yatmıyor. Şu anda ikamet ettiği yer Trump Tower!

Oldukça sıra dışı, büyüleyici ve ilham verici bir hikayeye tanıklık ediyoruz Jeremy Lin ile birlikte. Bu genç adam, saf yeteneğin doğru zaman ve doğru yerde ortaya çıktığında ne gibi sonuçlar doğurabileceğini gösteriyor bizlere.

Ne kadar süreceğini hiçbirimiz bilmiyoruz. Ama kesin olan bir şey var ki; bu, yenilenmiş, modern bir Cinderella masalı. Bu, LİNderella’nın masalı.

Connecticut “6 Edebiyat A” - Hababam


Dünya’nın tamamının aksine, spor ve eğitim, ABD’de bir arada büyük bir rahatlıkla yürütülüyor. Hatta yürütülmek zorunda. Çünkü dersleriniz iyi değilse, ortalamanızı yükseltene kadar okul takımında oynamanıza izin verilmiyor. NCAA’in profesyonellik öncesi son ve en önemli adım olduğu düşünülürse, pek çok genç basketbolcu adayı, antrenman dışında arta kalan zamanlarını ders çalışarak geçiriyor.

Bugünlerde, Connecticut Üniversitesi’nin erkek basketbol takımı, düşük not ortalamaları yüzünden ciddi bir sorunla karşı karşıya. Geçtiğimiz yıl büyük bir sürpriz yaparak, kendilerine hiç şans tanınmadığı halde NCAA şampiyonu olmayı başaran Connecticut Huskies, gelecek yılki NCAA turnuvasından men edildi.

Kararın gerekçesi ise, takımın toplam ders notu ortalamasının, NCAA yönetimi tarafından belirlenen sınırın altında kalması. Ve bu akademik başarısızlık birkaç oyuncuyu değil, takımın çoğunluğunu kapsıyor. Lig yönetimi, geçtiğimiz Ekim ayında aldığı bir karar doğrultusunda, üniversite takımlarındaki oyuncuların iki yıllık not ortalamasının toplamda en az 930 olması şartını koşuyor. Ancak Huskies oyuncularının son iki yılda tutturabildiği ortalama ancak 900.

Üniversite dekanı Susan Herbst, karara oldukça tepkili.

“Bunca yıllık eğitimcilik kariyerim boyunca, sporcu öğrencilerin belli bir standardın üzerinde akademik başarı göstermesi gerektiğini savundum. Ama bu durumda, düşük ortalamalı öğrenciler yüzünden başarılı öğrenciler de ceza alıyor. Bu haksızlık” diyor Herbst.

Okul yönetimi, hiç vakit kaybetmeden bir “akademik gelişim planı” oluşturarak NCAA’e başvuruda bulundu ve cezalarının kaldırılmasını talep etti. Bu plan dahilinde, normal sezondaki maç sayısının azaltılması ve fikstürden çıkarılan maç saatlerinde oyuncuların, danışman öğretmenler eşliğinde kütüphanede ders çalışmaları, bazı aktif ve emekli NBA oyuncularının okula gelerek, akademik başarının öneminden bahsetmeleri gibi bir takım öneriler yer alıyordu.

Ancak lig yönetimi, bu başvuruyu reddetti ve Connecticut Huskies’in 2013 NCAA turnuvasında yer almayacağını ifade etti. Okul, karara bir kez daha itiraz edecek. Bu kez yönelecekleri kurum Akademik Performans Alt Komitesi. İkinci itirazda, ellerindeki en güçlü dayanak ise, oyuncuların 2011 kış döneminde ciddi ölçüde artan akademik performansı.


UConn’un kararın iptalinden umutlu olmasını sağlayan bir durum daha var: NCAA’in 2013 yılındaki turnuvadan men kararı, 2009-10 ve 2010-11 yıllarındaki not ortalamaları baz alınarak yapılıyor. Ancak Akademik Performans Alt Komitesi, 20 Şubat’ta bir araya gelecek ve 2013 için baz alınacak not ortalamalarının 2009-10 ve 2010-11 öğrenim yılları yerine 2010-11 ve 2011-12 olması fikrini tartışacak. Eğer ikinci seçenek geçerli olursa, Huskies oyuncuları gerekli ortalamaya ulaşmış oluyor ve 2013 NCAA turnuvasından men kararı otomatik olarak kaldırılıyor.

“Komiteye sunduğumuz dayanaklara son derece güveniyoruz. Oyuncularımızın son dönemdeki akademik başarısından da oldukça memnunuz” diye konuşuyor dekan Herbst.

Connecticut’un efsane coachu Jim Calhoun ise, bir süredir ciddi bel sorunlarıyla boğuşuyor. Henüz net olmasa da ameliyat olma ihtimali var ve takımın başına ne zaman döneceği tam olarak belli değil. Yine de, sağlık sorunları nedeniyle emekliye ayrılmayı düşünmediğini net bir dille ifade etti Calhoun. Şu aşamada isteyeceği son şey ise, tembel oyuncuları yüzünden kariyerine ciddi bir leke işlenmesi. Ancak Huskies oyuncuları da hatalarının farkına varmış olacak ki, artık ipi sıkı tutuyorlar. Not ortalamalarının toplamı bir yıl içinde 826’dan 975’e çıktı. Ama top artık onların elinde değil.

Connecticut Üniversitesi’nde şimdi tüm gözler 20 Şubat’ta yapılacak toplantıya çevrilmiş durumda. Bakalım Hababam Sınıfı kalacak mı, geçecek mi…

Enes’in Jazz’daki Rolü


Utah Jazz, yeni sezona tarihindeki en zayıf kadrolardan biriyle başladı. Takım bir gençleştirme sürecinden geçiyor ve kadrodan büyük beklentiler yok. Organizasyonun, üzerine kurulabileceği bir süper yıldız da yok takımda. Devin Harris, kariyerinin ilk yıllarında gelmesi beklenen seviyeye asla ulaşamayacağını yıllar önce ispatladı. Al Jefferson da yaşadığı ağır diz sakatlığı sonrası belli bir eşiği hiçbir zaman geçemedi.

Jazz, 26 yaş ve aşağısında toplam 7 oyuncusu olan, yetenek olarak “düz” diye tabir edebileceğimiz oyunculardan kurulu, ancak herkesin oldukça özverili oynadığı genç bir takım. Sezona da beklentilerin oldukça üzerinde bir başlangıç yaparak, oynadıkları 8 maçın beşini kazanmayı başardılar.

Tabii biz Türk basketbol severlerin de gözleri -ister istemez- Utah Jazz’ın üzerinde. 2011 NBA draftının 3 numarası Enes Kanter’in neler yapacağını hepimiz merak ediyoruz.

Enes’in hepimizin bildiği talihsiz durumu ortada. Kendi yaş grubu içerisinde, Dünya üzerinde en az sayıda rekabetçi maç oynamış oyuncu muhtemelen. Bu durum tabii ki kendisini olumsuz etkiliyor. NBA kariyerine başladığı Lakers deplasmanından beri bunun yarattığı heyecan ve tutukluğu üzerinde görüyoruz. Özellikle pota dibinde top ona indiğinde, bir an önce bir şeyler ispatlama çabasıyla bazen basit hatalar yapabiliyor Enes. Ki bu çok normal. En az 1-2 ay onun tüm hataları görmezden gelinmeli.

Şu ana kadar istediği süreyi alamadı Enes. Maç başına sahada sadece 14 dakika kalıyor çaylak oyuncu. Ama buna rağmen takımının en çok ribaunt alan 4. oyuncusu. Kendisi sahadayken oluşan ribauntların yüzde 21.6’sını almayı başarıyor ki bu alanda takımının lideri. 36 dakikaya oranlanan istatistiklerde ise (bir ilk beş oyuncusunun ortalama süresi), 13.8 ile açık farkla takımının en fazla ribaunt alan oyuncusu durumunda Enes Kanter.

Biz onun müthiş parmak ucu hassasiyetini ve ribaunt yeteneğini zaten biliyorduk. NBA’de de kendini bu alanda yavaş yavaş ispatlıyor Enes.

Tabii ki bir işin bir de hücum yönü var. Kanter, müthiş bir ayak fundamentalına ve kusursuza yakın bir post oyununa sahip. Bu, onu takımdaki diğer “düz” oyunculardan ayırıyor. Jazz’ın diğer pota altı oyuncuları (Jefferson, Millsap, Favors) yaratabilen oyuncular değil. Daha ziyade, kendilerine hazırlanan pozisyonlar üzerinden skor üretebilen isimler. İşte Enes’in en büyük şansı bu. Genç oyuncu, müthiş inatçı post oyunu, gücü ve yumuşak bitiriciliği sayesinde Jazz’ın diğer oyuncuları arasından sıyrılıyor. Tabii ki takımın Deron Wlliams gibi bir oyuncusu duruyor olsa her şey bambaşka olurdu. Ligin en iyi Pick & Roll oynayan guardlarından biri olan D-Will, Enes’e çok ekmek yedirirdi ama şu anki kıtlık, kendi skorunu yaratabilen milli oyuncumuz için büyük şans demek.

Enes Kanter şu anda bir geçiş dönemi yaşıyor. Eurobasket 2011 dışında ilk kez rekabetçi bir düzeyde basketbol oynuyor ve adaptasyon sürecinde bir takım sıkıntılar yaşaması normal. Pota altındaki fiziksel mücadeleye alıştıkça, bitirişlerde yaşadığı sorunu aştıkça, sadece ribauntlarda değil, skorda da önemli bir katkı vermeye başlayacak Jazz’a.

Şu anda Enes’in ihtiyacı olan tek şey zaman. Sezon açılışından beri her maç daha iyiye gidiyor. Tabii ki henüz bir draft 3 numarasının aldığı süreyi alamıyor. Ama coach Tyrone Corbin, ona güvenmeye başladıkça bu süreler gelecektir. Enes hem tecrübesiz, hem bir çaylak hem de takımın en genç ismi. O yüzden bu güven duygusunun oluşması biraz zaman alacak.

Tam olarak bir yeniden yapılanmaya gitmeyen ancak bir geçiş döneminde olan Utah Jazz, düz oyunculardan kurulu ve kendi skorunu yaratan oyuncu(lar) eksikliğini hisseden bir takım. Takımın dört uzunu içinde fark yaratabilen tek oyuncu olan Enes Kanter, aylar ilerledikçe genç Jazz takımının çok önemli bir parçası olacak.

Kobe’nin “Yeni” Dizi


Los Angeles Lakers’ın süper yıldızı Kobe Bryant, yeni sezona müthiş bir başlangıç yaptı. Kobe, geride kalan 8 maç itibariyle 26.4 sayı, 5.6 asist ve 6.5 ribaunt ortalamalarıyla oynuyor. Son yıllarda sakatlık sorunlarıyla boğuşan Kara Mamba’nın bu sezonki grafiğinin ardında, yazın Almanya’da olduğu ameliyat yatıyor.

2003 yılından bu yana geçirdiği üç operasyonun ardından sağ diz kıkırdağı neredeyse kalmayan ve dizindeki iki kemik birbirine temas etme noktasına gelen Kobe, yazın mucize doktor, Alman Peter Wehling tarafından tedavi edildi.

Geçtiğimiz sezon neredeyse hiç antrenman yapamayan Kobe, kendi tabiriyle artık sıçrayabiliyor, koşabiliyor, yön değiştirebiliyor ve en önemlisi antrenman yapabiliyor. “Mikrofraktur” ameliyatı geçirdiği dizinin geçen yıla oranla yüzde 95 daha iyi durumda olduğunu söyleyen Kobe Bryant, uzun zamandır yapamadığı hareketleri çok özlemiş olacak ki, bize zaman zaman bencil gençlik günlerini hatırlatıyor. Maç başına 22,6 şut kullanan Kobe, bu alanda son 6 sezonun en yüksek rakamına ulaştı.

Ancak kısa bir süre önce hesapta olmayan bir sorun ortaya çıktı. Sezon öncesinde Los Angeles Clippers ile oynanan hazırlık maçında çembere yüklenen Kobe, DeAndre Jordan’ın darbesiyle sağ elinin üzerine düştü. Bileğinde bir bağ yırtığı oluşan KB24, sezon başından bu yana büyük bir şiş ve acıyla oynuyor.

Süperstar, çektiği acıya rağmen oldukça iyi işler çıkarsa da, rüzgar bazen tersten esebiliyor. Pazar gecesi Denver deplasmanına çıkan Lakers, sahadan 99-90’lık yenilgiyle ayrıldı. Kobe Bryant, maç boyunca kullandığı 28 atışın tam 22’sini kaçırdı. 37 dakika sahada kalan yıldız oyuncu, tam 6 kez de top kaybetti.

Kariyerinin başlarında benzer bir şut performansı sergilediği bir Boston deplasmanı sonrası, Celtics’in logosunda yer alan Ayakkabıcı Cin, Leprechaun’a küfreden Kobe’nin Nuggets maçı sonrası neler söyleyeceğini herkes merak ediyordu. Anlık bir sinirle yanlış bir şey söylemek istemeyen Kobe, kendisine uzatılan mikrofonlara konuşmamayı tercih etti.

Los Angeles dönüşü, maçın tekrarını coach Mike Brown ile yeniden izleyen Bryant, gazetecilere “Benim oyunum bu. Arkadaşlarım boşsa pas veririm, yoksa kendim kullanırım. Bundan sonra da değişen bir şey olmayacak” diye konuştu.

Nuggets deplasmanının iki gün sonrasında yine bildiğimiz Kobe Bryant’ı gördük sahada. Lakers, Houston Rockets’ı 108-99 mağlup ederken, Kara Mamba yüzde 48 ile hücum ederek tam 37 sayı üretmeyi başardı.

Görünen o ki; Kobe, “yeni” diziyle artık çok rahat. 33 yaşına gelmiş olsa da, istediklerini geçtiğimiz sezonlara göre daha kolay yapabiliyor ve bu onu orta mesafe oyununa sıkışıp kalmaktan kurtarıyor. Hiç hesapta yokken şut elinde meydana gelen sakatlık da olmasaydı, bu yıl kendisinden oldukça enteresan performanslar izleyebilirdik.

Ama yakında ne olur bilemeyiz. Mucize doktor Peter Wehling’in, Kobe’nin bileğini de tedavi edeceği konuşuluyor son günlerde…

Problem Çocuk DeMarcus


Sacramento Kings’in 2010 draftının 5. sırasından seçtiği DeMarcus Cousins, baş ağrıtmaya devam ediyor.

Lige geldiğinden bu yana “yetenekli ama sorunlu” sıfatıyla anılan Cousins, bu kez de coach Paul Westphal’ın gönderilmesine vesile oldu.

Aslında sonun başlangıcı Pazar akşamına dayanıyor. Kings’in New Orleans Hornets ile oynayacağı maça birkaç saat kala coach Westphal, DeMarcus Cousins’ın takas edilmek istediğini ve bu nedenle kendisini maç kadrosuna almayacağını belirtti. Bu kararın kendisine ait olduğunu söyleyen Westphal, ancak yönetimin de kararını yüzde yüz desteklediğini ifade etti.

İddialara göre, bir gece önce Kings’in 22 sayıyla kaybettiği New York Knicks maçı sonrası Cousins, Westphal’ a bağırmış ve “Beni hemen takas edin” demişti.

Ancak durum, Cousins’in kadro dışı bırakılmasından sonra daha da karışık bir hal aldı. Genç oyuncu ve menajeri, yaptıkları açıklamalarda takas talebinin söz konusu olmadığını belirttiler. Ancak Westphal, tavrını değiştirmedi ve Cousins’i 96-80 kazandıkları Hornets maçının kadrosuna dahil etmedi.

Bir gün sonra ise Cousins, coachuna bazı uygulamalardan duyduğu memnuniyetsizliği dile getirdiğini ancak takas edilme talebinin kesinlikle söz konusu olmadığını belirtti. Öte yandan Kings, gün içinde Cousins için pek çok telefon aldı ancak oyuncuyu takas etmeyeceklerini belirterek hiçbir öneriyi dikkate almadı.

Sacramento, bu süreçte iki maçlık mini bir deplasman turuna çıkıyordu ve ilk açıklama, DeMarcus Cousins’ın takımla birlikte olmayacağı yönündeydi. Bir süre sonra yine farklı bir açıklama duyduk. Coach Westphal, genç oyuncusunu Memphis Grizzlies ve Denver Nuggets ile oynayacakları maçların kadrosuna dahil edeceğini ancak Cousins’ın “düşük performansı” sebebiyle ilk beş başlamayacağını söyledi.

Westphal’ın gösterdiği bu gerekçe basından ciddi anlamda eleştiri aldı. Zira geride kalan maçlara baktığımızda Cousins, Kings’in en fazla ribaunt alan ve blok yapan oyuncusu konumunda. Aynı zamanda takımın en skorer üçüncü, en çok top çalan da ikinci ismi. Bu tür işler yapan bir oyuncunun, perfromansı nedeniyle ilk beşteki yerini kaybetmesi haliyle kimseye inandırıcı gelmedi.

Genç oyuncu, söylendiği gibi bu iki maçta oyuna kenardan geldi ve sırasıyla 4 ve 26 sayı üretti. Kings iki maçı da farklı kaybetti. Ve nihayetinde Perşembe günü Kings’in basketbol operasyonları başkanı Geoff Petrie, yaptığı basın açıklamasında Paul Westphal ile yollarını ayırdıklarını ifade etti.

Sonuç olarak Kings organizasyonu, her ne kadar sorunlu da olsa DeMarcus Cousins gibi bir yeteneği kaybetmek istemedi. İşin kolayına kaçarak coachunu kovdu. Paul Westphal, iki yılın biraz üzerinde bir süredir Sacramento’nun başındaydı.

Öte yandan, Kings’in başında bir sorun daha var. Takımın sahibi Maloof kardeşler, yeni bir salonun finanse edilmesi için Sacramento şehir yönetimine başvuruda bulunmuş ancak sonuç alamamıştı. Organizasyon, Anaheim şehrine taşınmak üzereyken, Sacramento belediye başkanı da olan eski NBA yıldızı Kevin Johnson devreye girmiş ve Kings’in en az bir yıl daha Sacramento’da kalmasını sağlamıştı. Şu anda Maloof kardeşler, şehre 1 Nisana kadar süre vermiş durumda. Bu tarihe kadar yeni bir salonun yapımı için finansal bir fon oluşturulamazsa, Kings organizasyonu Sacramento şehrine veda edecek.

Görünen o ki Kings yönetimi farklı işlerle meşgul. Salon ve taşınma sorunları çözülene dek takım içi problemlerle uğraşmak istemiyorlar. Asli sorunlarını aşana dek parke üzerinde acil bir karar almaktan kaçındılar. Paul Westphal yerine takımın başına getirilen yardımcı antrenör Keith Smart, onlara biraz daha zaman kazandırmış gibi duruyor.

 

Raikkönen’in Tuhaf Özlemi(!)


Formula 1’de bir süredir duyduğumuz dedikodular sonunda gerçeğe dönüştü. Eski şampiyon Kimi Raikkönen, önümüzdeki yıldan itibaren Renault (2012’de Lotus adıyla izleyeceğiz) için yarışacak.

Bu, biz Formula 1 hayranları için iyi bir haber. Üst sıraları zorlamayı amaçlayan bir takım ile Raikkönen’in oluşturacağı kombinasyon, bizlere ciddi bir heyecan yaşatacaktır.

Fin pilot, 2009 sezonunun sona ermesiyle Formula 1’e veda ederek Dünya Ralli Şampiyonası’na (WRC) geçmişti. Arada kısa bir NASCAR deneyimi de oldu. WRC’de geçirdiği iki yıl içerisinde Formula 1’i özlediğini ifade eden Kimi, bu organizasyona büyük bir açlık duyduğunu söylüyor.

Ama “Buz Adam” ile ilgili çelişkili bir durum var. Formula 1’i çok özlediğinden bahseden Raikkönen’in son iki yıl içerisinde izlediği tek yarış, bu sezonun son yarışı olan Brezilya GP’nin son 20 turu. Ki o da, Renault ile anlaşmanın eşiğine geldikten sonra. Yani takımı görmek için!

Kimi, Formula 1’de olduğu dönemde, bu spora karşı yeterli tutkuyu beslemediği gerekçesiyle sıkla eleştirilirdi. Kendisi de Formula 1’in çok sıkıcı olduğunu, daha fazla heyecan duyacağı bir branşa yönelmek istediğini söyleyerek, Ferrari ile olan kontratı bittiğinde Formula 1’e veda etmişti.

Ama Buz Adam geri dönüyor. İki yıldır bir Formula 1 aracına binmedi. Umarım eskisi kadar hızlıdır ve Formula 1’e duyduğu “açlık” ile performansını zirveye çıkarabilir.